omrumsworld

Archive for the month “October, 2013”

FROM CHAPTER 8 (Wednesday, October 30, 2013)

Sometimes, it is best to go away. Not to turn back and look. To bury the past in a hidden corner in a dusty dark gallery and smoothen the surface. As if it never happened, never lived. As a matter of fact, isn’t it the memories that keep the past alive? They say ‘’the Time flows and leaves its trace’’. Your baby pink skin thickens,
darkens, callouses here and there, then thins like a piece of parchment paper, and wrinkles. The wrinkles are markers of what has been lived, the stigma of the flowing Time.

But, what if Time does not flow? What if it is the humans, birds and insects that flow? What if the huge solid buildings are flowing quietly to the unknown? Imagine a rich spring, and numerous streamlets leaving this spring. Each carves and shapes its path with the dedication of a goldsmith. İt rasps the stones and makes them as smooth as possible. Sometimes niches form in the rock and a freshwater crab climbs in there and stands still as if petrified. Some streams are long and tortuous while some dry up right after the spring. Some have paths crossing the forest; they rest under the shadow of tall trees, play with the sun winking through the leaves, and host wolves and birds. Some sing a merry folksong while babbling down the mountains and rocks. Others take it easy; they wet the barren earth only to diminish and die out suddenly one day. Quitely, spontaneously. As it is supposed to be.

Whether it flows gorgeously or quietly, each stream carries along the pebble stones, lumps of soil, withered branches and leaves. It leaves the load at calm turnouts, and continues as if nothing happened.

If it is not the Time but us that flow, then why do we hold fast to the remnants of the past and the rubbish the stream carries along? Does the stream wail saying, ‘’my god, how could I let go of that beautiful shining pebble stone?’’, or cheer up on the thought of the miraculous scenery of the day before? Can a human being not be ‘’human’’ without memories? Would he repeat himself if he wakes up every morning and looks around wondering where he is, and starts the acquaintances all over again? Would he not carry a trace of wound in his soul? Can you say nothing is lost or gained for the stream even if the efforts of carving its path, sweating, its battle with the sun and storms are forgotten completely the next day?

The human being should be like a stream. When it is time, he should leave aside what he carries gently to flow on. The memories should not shackle his neck like an iron ring; the heart should not wrath in the claws of the preying bird. New people and new places should be welcomed to the dreams. The events should take place in a distant country behind the Mountains or across the Ocean. The people should be acquainted, but not familiar. You must be you, but not ‘’you’’.

(Bazen bırakıp gitmek en iyisidir. Arkaya dönüp bir daha bakmamak. Geçmişi tozlu, karanlık bir galeride kuytu bir köşeye gömmek, özenle üzerini düzlemek. Sanki hiç olmamış, hiç yaşanmamış gibi. Zaten anılar değil midir geçmişi canlı tutan? ‘’Zaman akıp gider, izi kalır’’ derler. Pembe bebek derin kalınlaşır, koyulaşır, yer yer nasır bağlar, sonra parşömen gibi incelir, kırışır. Kırışıklıklar yaşanmışlıkların göstergesidir, bir yerde akıp giden zamanın damgasıdır.

Ama ya zaman akmıyorsa? Ya akıp giden insanlar, kuşlar, börtü böcekse? Yerinden kımıldamayan binalar bile usulca kayıyorsa bir bilinmeze doğru? Gür bir kaynak suyu düşünün ve bu kaynaktan ayrılan sayısız derecik. Her biri yatağını kuyumcu titizliğiyle oyar, şekil verir. Taşları törpüler, olabildiğince pürüzsüz yapar. Bazen oyuklar açar kayada, küçük bir tatlı su yengeci tırmanır, taşlaşır sanki. Kimi uzun ve dolambaçlıdır, kimi ise daha kaynağın başında kurur. Bazılarının yolu ormana uğrar, ulu ağaçların gölgesinde dinlenir, yaprakların arasından göz kırpan güneşle oynaşır, kurdu kuşu konuk eder. Bazıları hızlı bir türkü tutturur, dağ taş dinlemeden çağıl çağıl akar. Diğerleri işi yavaştan alır, çorak toprağı ıslatır, eksilerek günün birinde aniden tükeniverir. Sessizce, kendiliğinden. Olması gerektiği gibi.

İster çağlasın, ister usul usul yatağını bulsun, sonuçta her dere yoluna çıkan taşı, toprağı, kurumuş dalları, yaprakları sürükler, dingin dönemeçlerde yükünü bırakır. Bir şey olmamış gibi yoluna devam eder.

Zaman duruyor, bizler akıyorsak, geçmişin kırıntılarına, derenin taşıdığı çer çöpe neden sımsıkı tutunuyoruz? Ertesi gün dere ‘’eyvah, eyvah, nasıl da vazgeçtim o güzel parlak taştan,’’ diye dövünür mü, veya ‘’dünkü manzara ne hoştu’’ diye keyiflenir mi? Anılar olmadan insan ’’insan’’ olmaz mı? Kişi her sabah uyandığında ‘’ben neredeyim?’’ diye şaşkınlıkla etrafına bakınsa, tanışıklıklara sıfırdan başlasa gerçekten sonsuz tekrara mı düşer? Ruhunda hiç yara bere izi taşımaz mı? Yatağını oyma çabası, akan teri, güneşle, fırtınayla savaşı hemen unutulsa da, dereden bir şey eksilmemiş, bir şey katılmamış mıdır?

İnsan dere gibi olmalı. Taşıdıklarını yeri geldiğinde zarifçe bırakmalı, kenarından akıp gitmeli, yoluna devam etmeli. Anılar demir bir halka gibi boyuna geçmemeli, yürek alıcı kuşun pençesinde kıvranmamalı. Düşlere yeni insanlar, yeni yerler konuk edilmeli. Havası suyu farklı, dağların ardında ya da okyanus ötesinde uzak bir ülkede geçmeli olaylar. Kişiler bildik olmalı, ama tanıdık değil. Sen de sen olmalısın, ama ‘’sen’’ değil.)

FROM CHAPTER 7 (Monday, October 29, 2013)

I ran back to the house
In the warm autumn evening
Locked the door twice
Closed the bolt

The window in the bedroom was open
I shut it immediately and
Drew down the sunshield
Walked in every single room
To look for an open hole

While lying in my bed in fetal position
I heard a crackle
It was very faint
And only once
I curled under the quilt
Eyes wide open

Dammit!

All was in vain
Coming back and
Had already leaked
In the twinkling of an eye
My breath
That I left hanging
On the rails of the bridge.

(Ilık bir sonbahar akşamı
Koşarak eve döndüm
Kapıyı iki kez kilitledim
Üstteki mandalı taktım yerine

Yatak odasının penceresi açıktı
Hemen kapatıp perdeleri çektim
Bütün odaları gezdim
Açık tek bir delik bırakmadım

Yatağımda iki büklüm yatarken
Bir çıtırtı duydum
Belli belirsiz
Sadece bir kez
Gözlerim fal taşı gibi
Büzüldüm yorganın altında

Kahretsin!

Ne yapsam boşuna
Yine geliyordu
Kaşla göz arasında yolunu bulup
Sızmıştı içeri
Köprünün parmaklıklarına asılı bıraktığım
Nefesim.)

FROM CHAPTER 6 (October 29, 2013)

It’s my priority!
Cried the Sun
I am the one that gives Life
That warms
Raises up
Incinerates like Love
I saw seeds of happiness into the souls
Dismiss the nightmares with the back of my hand
I enable the eyes to see
And the Lover be seen
If there’s no morning after a long night
Could the hopes survive until tomorrow?

No!
It’s my priority
Interrupted the Night
I settle like a magical veil
Down from the hills
Cover the dried blood
And the rotten flesh
Line up the dusted Lives along a string
And air under star rain
The souls rest at night
As the children grow
The pain of Love transforms into a song
Its crystal drops fall to the Silent Lake

Both of you talk nonsense
Mumbled the Time
I strand the Day
Spin the Night
Weave a net of dew drops
And disperse it over the rainbow
It wavers gently in the Northern Wind
Flutters like a fragile bird wing
Nobody sees
Nobody hears.

(Öncelik benimdir!
Diye haykırdı Güneş
Hayat veren benim
Isıtan
Büyüten
Aşk gibi yakıp kavuran
Ruhlara mutluluk tohumları atar
Kabusları defederim elimin tersiyle
Gözleri görür
Sevgiliyi görünür kılarım
Sabahı olmazsa uzun gecenin
Umutlar kalır mı yarına?

Hayır!
Bendedir öncelik
Diye atıldı Gece
Büyülü bir sis gibi inerim tepelerden
Kurumuş kanı
Çürümüş etleri örter
Toza bulanmış hayatları ipe dizer
Bir güzel havalandırırım yıldız yağmurunda
Ruhlar gece dinlenir
Çocuklar gece büyür
Aşk acısı bir şarkı olur
Dökülür kristal damlaları Sessiz Göle

İkiniz de boş konuşuyorsunuz
Diye mırıldandı Zaman
Gündüzü büker
Geceyi eğiririm
Bir ağ dokurum çiy tanelerinden
Gökkuşağına serperim
Kuzey Rüzgarında dalgalanır nazlı nazlı
Kırılgan bir kuş kanadı gibi çırpınır
Kimsecikler görmez
Kimsecikler duymaz.)

FROM CHAPTER 1-3 (October 29, 2013)

I can touch your skin with my eyes
Caress your hair
Sleep nights long in your arms
Your warm breath on my neck
I can collect your words hanging in the sky
One by one
And make a nice bouquet
Warp the stalks with moonlight
Tie it with a cluster of stars
Then let it on the water gently
Into the heart of the navy night

I can love you very much
While away from you.

(Gözlerimle dokunabilirim tenine
Saçlarını okşayabilirim
Sana sarılıp
Ilık nefesin boynumda
Geceler boyu uyuyabilirim
Gökyüzüne asılı sözcüklerini
Birer birer toplayıp
Güzel bir demet yaparım
Sapını ay ışığıyla kaplar
Yıldız kümesiyle bağlarım
Sonra suya bırakırım yavaşça
Lacivert gecenin koynuna

Seni çok sevebilirim
Senden uzakta.)

BACK!

Finally, I’m back after about two months. Meanwhile I wrote my novel (in Turkish) and sent it to a publisher today 🙂 I don’t know what I’m going to do. I feel as if my baby left me and I feel empty. Maybe I’ll start with posting the poems of the novel here with English translations. I plan to read more than to write at least for the time being. I’M going to start with a classical novel (reread): Dostoyevsky’s Possessed. Then I have story books of Bilge Karasu, a Turkish writer whom I fell in love with the book of ”the Garden of Deceased Cats”. Meanwhile, I’ll have time to check my favorite blogs.

Miss you all

Ömrüm

Post Navigation