omrumsworld

Archive for the month “February, 2015”

Yeni Romandan 1. Bölüm

Sokak lambalarının ışığı ölgün sarıydı o zamanlar; bir büyü gibi geceye uzardı. Yorgunluktan birbirine dayanan bakımsız çirkin binalar gece indi mi silkinir, gri paltolarını bir kenara fırlatır, ışıltılı elbiseleriyle göz kırpardı. Okul çıkışı doğrudan hastaneye, abimin yanına gelirdim. Annem ben gelmeden az önce biraz dinlenmek, geceye ve ertesi güne güç toplamak için eve gitmiş olurdu. Hava karardığında ödevlerimi bitirirdim. Hasta yatağında uyuyan abimin zayıflamış yüzü çiğ floresan ışıkta daha da solar, öleceği endişesi küçük yüreğimi ele geçirince korku ve bilinmezin uğursuz birlikteliği karşısında kendimi çok zayıf ve çaresiz hissederdim. Toz ve yağmur karışımının sıvadığı camın ardında bulurdum avuntumu. Dar – geniş, küçük – büyük pencerelerde dans eden ışık, o evlerde televizyon seyredildiğinin işaretiydi. İçimden sayarak ışığın ne zaman değişeceğini tahmin etmeye çalışırdım. Bu oyun, komşumuz Nejad Amca iş dönüşü uğrayıp evlerine götürmek için beni alana dek sürerdi.
Abimin taburcu olacağı gününün bir önceki akşamı yüreğim buruk, el salladım o pencerelere. Artık tülü aralayıp teklifsizce içeri süzülemeyecek, yabancı olduğum halde fark edilmeden ailenin bir bireyi gibi aralarına karışamayacaktım. Evde odamın penceresinden, yanıp sönen ışıklar değil, Özlem Apartmanının aramızdaki boş arsaya bakan simsiyah duvarı görünürdü. Cumartesi ve pazarları abim, Can ve mahallenin oğlanları o arsada futbol oynardı. Bir şamata, bir gürültü. Aksi mi aksi bir komşumuz vardı, adı neydi, unutmuşum, ama sen mutlaka hatırlarsın. Apartman yöneticisinin kabusu, mahallelinin baş belası. Bir keresinde iri ve şişman gövdesiyle kapımıza dayanmış, elini beline koyup, sana ağzını açacak fırsat vermeden abimi şikayet etmişti. Kadına aylarca küsmüştün. Araya yaşlı komşu teyzeler girmese barışacağın yoktu. O huysuz kadın yüzünden maçlar sıklıkla yarım kalırdı. Can topu koltuğunun altına sıkıştırıp al al olmuş yanaklarıyla söylenerek giderdi. Öfkelenmek bile yakışırdı ona.
Çok sonraları, ben fakülte ikinci sınıftayken, o arsaya Özlem apartmanına bitişik cephesi hariç her tarafı geniş pencerelerle çevrili bir bina dikildi. Ankara’nın isine pasına inat kar beyazı, beş katlı bir yapı. Bir inşaat şirketi kiraladı. Afili bir adı vardı: Roma İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi. Bir sabah tabelayı indirip, apar topar ortadan kayboldular. Sözüm ona iki yılda bitirecekleri büyük bir sitenin dairelerini temelden ikişer üçer kişiye satmış, paraları toplayıp kaçmışlar. Bina uzun bir süre hayalet gibi kaldı. Karanlık ve nefessiz. Soğuk kış geceleri pencereden dışarı sarkarak hayat kıvılcımını yitirmiş o kapkara gözlere karşı günün son sigarasını tüttürürdüm. Sigara içtiğimi senden uzun süre gizlemiştim. Oysa bal gibi biliyordun, değil mi. Herhalde yüz göz olmak istemedin, belki de hiç umursamadın. Sigaranın kekremsi kokusunun beni sarıp sarmaladığını, gözeneklerime sızdığını, sinsi bir asalak gibi varlığını varlığıma doladığını ancak bıraktıktan sonra fark ettim.
Üç gündür hastane odasında ter koktum. Bunaldım. Sana laf çarpmak gibi bir niyetim yok anne, lütfen yanlış anlama. Hele beyin damarı tıkanmış, konuşamayan, hareket edemeyen yaşlı bir kadıncağıza sitem etmek aklımdan bile geçmez. Bu akşamüstü çıkıp açık havada dolaşmak iyi geldi. Saat yedi gibi evine gittim. Apartman aralığında kavrulmuş soğan ve et kokusu beni karşıladı. Sebzeli et yahnini anımsadım. Hiç mi hiç sevmezdim. Doğramadan, saplarıyla tencereye koyduğun maydanoz, patates ve ete canı çekilmiş yılan gibi dolanırdı. İğrenerek tabağın bir kenarına toplardım. Tabağın ortasındaki soluk et parçası her lokmada daha da büyürdü. Uğursuzdu. Kötücüllüğü çağrıştırırdı. Kopuşu. Kayıp gidişi. Küf ve rutubet kokusunun nefes borumu tıkadığı, çıkmaz dehlizdeki bir başınalığımı.
Misafir havlularını elimle koymuş gibi buldum. Özenle katlayıp gömme dolabın üst çekmecesine yerleştirmişsin. Sağda çiçek demeti, kurdele ve sevimli köpek deseni işli beyaz, leylak, somon rengi el havluları, solda beyaz ve toz pembe iki banyo havlu takımı. Deterjan ve yumuşatıcının davetkarlığı çoktan kaybolmuş, havlu kıvrımlarına beklemişliğin kokusu sinmiş. Pembe banyo takımını kullandım, umarım senin için bir sakıncası yoktur. Elmalı şampuan şişesine dolanmış uzun gri saç telini parmakladım, tuvalete attım. Sabundaki saç tellerini temizlemek daha zor oldu. Akar suya tuttum, çoğu lavabonun deliğinden süzüldü. İnatlaşanları tuvalet kağıdıyla toplayıp hallettim. Bunları yaparken yine midem bulandı. Buzdolabındaki yarısı boş süt kutusunu apartmanın çöp bidonuna attım. Elmaları ve mandalinaları bir poşete doldurup yanımda getirdim. Bak, buzdolabının sebze gözüne yerleştiriyorum. Su azalmış, bir ara aşağı inip büfeden almalı. Islak mendil, kullan at bardaklar, pötibör bisküvi. Listeye alt bezini de ekledim, merak etme.
Kusura bakma anne, ne kadar çok sevdiğini bildiğim halde çiçek almadım. Vazoda boyunlarını eğip ölmelerine dayanamıyorum. Büfenin yanındaki işportada yapma çiçek buketi satılıyor, ama hepsi berbat. Kırmızı güllerin üzerine sarı sim püskürtülmüş. Eskinin yılbaşı kartları gibi. Ne güzeldi o kartlar, değil mi. Tırnaklarımla simi kazıyıp saçıma sürer, sarışın, mavi gözlü, güzeller güzeli Prenses Sindi olurdum. Baloya gittiğimde bütün gözler üstüme çevrilirdi. Dans pistinde ben Prensin kollarında süzülürken genç kızlar hasedinden çatlar, delikanlılar iç geçirirdi. İşte sana hiç bilmediğin bir şey itiraf ettim. Seni gizlice çantamı, çekmecelerimi karıştırma, ben uyur numarası yaparken yastığımın altına elini sokup kilitli günlüğümün anahtarını arama zahmetinden kurtarmış oldum. Zaten anahtarı bulsaydın da işe yaramazdı. Günlüğümü kendimce şifrelemiştim: Her harfin yerine ondan sonra gelen beşinci harfi kullanınca ortaya saçma sapan, anlaşılmaz bir şey çıkıyordu.
Eğer bulursam çiçek yerine pencere kenarına koyabileceğim kadar küçük yapay yılbaşı çamı almayı düşünüyorum. Yarın sabah bununla ilgilenirim. Hele bir doktorlar dolaşsın, tetkike gidecek misin gitmeyecek misin belli olsun. Apartmanının giriş katındaki komşu, salon penceresinin tam önüne kocaman bir çam ağacı koymuş. Pırıltılı toplar, yeşil, mavi, kırmızı kalplerle süslemiş. Rengarenk ışıkları yanıp sönüyor. En tepede sarı yaldızlı bir yıldız. Kara bakışlılara inat, parlıyor.
Sana bunları niye anlatıyorum ki. Beni anladığından emin değilim, hatta duyuyor musun, onu bile bilmiyorum. Dün Erdem Beye sordum. ‘’Hayır, beyin ölümü yok. Ağrılı uyaranlara yanıt veriyor, o kadar,’’ dedi. Anladığım kadarıyla hala bir yerlerdesin. Gitmekle gelmek arasında, yaşamla ölüm arasında, o gri, bilinmez alanda. Bugünde misin, ayak izlerinin silindiği geçmişte mi. Yoksa babamla mı konuşuyorsun. Onun yüzünü hatırlamıyorum. Aklımda kalan iri elleri, ter ve tütün kokusu. Onu sever miydin anne. Abim babamın sana aşık olduğunu, evlilik teklifini kabul etmezsen kendini Kayalar Çayına atmakla tehdit ettiğini söylediğinde çok şaşırmıştım. Annem olduğundan mı, hep asık duran yüzünden mi sana konduramamıştım. Oysa babam kocaman gülümserdi. Stüdyoda çekilmiş bir aile fotoğrafımız vardı. Babamla yan yanasınız. Abim on yaşında, senin yanında ayakta duruyor. Büyümüş de küçülmüş suratından her an taşmaya hazır muzip bir ifade. Ben babamın kucağında oturmuşum, üzerimde toz pembe şifon mu organze mi olduğunu çıkaramadığım bir elbise, buklelerin çevrelediği yusyuvarlak bir yüzde fal taşı gibi açılmış bir çift göz, başımda bir taç. Babasının biricik prensesi. Birlikte çektirdiğimiz son aile fotoğrafımız. Bir yıl sonra aramızdan kayıp gitti o güzel gülüşlü, ter ve tütün kokulu adam. Prensesini yapayalnız bırakıp gitti. Üçümüz dilsiz evde baş başa kaldık. Günler uzadı, geceler kısaldı. Geceler uzadı, günler kısaldı. Kar yağdı, yağmur yağdı, dolu taneleri sekti beton zeminde. Gri bulutların ardından güneş açtı. Önce ısıttı, sonra zar gibi inceltti ağustos öğleden sonralarını. Yine de zaman geçmek bilmedi. Abim evden gidince koltuk ve kanepe minderlerinin aralarına, kapı arkasındaki askılıklarda bekleyen giysilere çöken nefesler tortulandı. Ancak Kemal ile evlenip evden ayrıldığımda fark edebildim tenimde katmerlenmiş bunaltıyı.
Şimdi aklıma geldi. Yarın evine uğrayıp albümleri arayayım. Sonra o telaş ve kargaşada diğer eşyalarla birlikte atılırsa çok üzülürüm. Eminim abim de eski fotoğraflardan bazılarını ister. Hay Allah! Patavatsızın tekiyim işte. Ne olur affet. Yorgunluğuma ver. Şu koltukta biraz kestirsem iyi gelecek. Montu üzerime çekip ayaklarımı altıma aldım mı tamamdır. Uyku her şeyin ilacı. Kalp kırıklıklarının da, bin bir emekle yoktan var ettiğim korunaklı balonumun çeperini zorlayan anıların da.

Hemşire hastaları son bir kez dolaşmış, hala uyanık olanların tansiyonunu ölçmüş, nabzına bakmış, uyuyanlara ise dokunmamıştı. Gece yarısını geçmiş olmalıydı. Birden, bir kadın sesi serviste yankılandı. Art arda sıralanmış kelimeler dursuz duraksız bir dalga gibi yükseliyor, kırılma noktasında iç çekmelerle kesilerek düşüyordu: ‘’Gitti bal gözlü kızım! Gitti biricik yavrum! Bebesine doyamadan gitti. Bizleri bir başına koyup gitti. Dostlar, ben şimdi ne yapayım? Neresi alır beni? Allahım, biz ne yaptık da bu belayı verdin başımıza? Gül yüzlümün günahı neydi? Niye gencecik yaşında koparıp aldın bu fidanı? Büyük günah işlemedik. Harama el sürmedik, komşumuza, akrabamıza saygıda, sevgide bir kusur etmedik. Niye? Niye? Ah, ah! Ciğerim yanıyor, ciğerim! Fena oluyorum.’’
Koridorun uzak ucundan geliyordu ses. Araya bir başka kadının ve erkeğin sesleri karışıyordu. Füsun ayakkabılarını giyip odadan çıktı, o tarafa yöneldi. Hemşire kısa boylu tıknaz bir kadının koluna girmiş, kenarda duran bir sandalyeye yönlendiriyordu. Kadın yere çöker gibi oldu. Nöbetçi doktor kadının diğer koluna yapıştı, sandalyeye oturttular. Doktor hemşireye kadının tansiyonunu ölçmesini ve bir de sakinleştirici getirmesini söyledi. Kadına dönerek, ‘’Atiye Hanım, acınızı anlıyorum, ama biraz sakin olun. Bakın, burada ağır durumda bir sürü hasta var. Lütfen’’ dedi.
Nöbetçi Doktor Erdem’di. V yakalı açık mavi forma üstünün açıkta bıraktığı kolunda ihtimal ki bir ejderha dövmesinin kıvrılmış çatallı kuyruğu görülüyordu. Çıplak ayağına yeşil plastik saboları geçirdiği gibi yataktan fırlamış bir hali vardı. İhtisasının son yılındaydı. Serviste doktor Sevgi ile birlikte çalışıyordu. Füsun, Sevgi’nin daha yolun başında olduğunu tahmin ediyordu. Sabah ve akşamları Erdem’in söylediklerini not alır, elinde liste oradan oraya koşuştururdu. Pazartesi, çarşamba ve cumaları saat onda, ekibin başında asık suratlı hoca, ardında Erdem, adını bilmediği iki asistan, Sevgi ve en arkada başhemşire Saliha Hanım serviste yatan hastaları dolaşırdı. Hoca, bakışları ya karyolanın ucuna, ya da perdenin bir kıvrımına takılı, ancak yanındakinin duyabileceği kadar alçak bir sesle tane tane konuşurdu. Muhatabı Erdem’di. Arkalara sinmiş Sevgi’nin sesi hiç çıkmazdı. Ufak tefek bir kızcağız olmasına rağmen becerikli, yaman mı yamandı. Hastabakıcıları iyi çalıştırır, hemşirelere de istediğini tatlı dille yaptırırdı. Erdem ise donuk bir delikanlıydı. Bedeni burada, ruhu başka yerlerde geziniyor gibi. Aslında aynı benim gibi, diye içinden geçirdi Füsun.
Hemşire, tansiyon aletini kadının kolundan çıkarırken Erdem’e ‘’tansiyonu ona yedi. Sakinleştiriciyi vereyim mi?’’ diye sordu. Erdem’in başını sallaması üzerine küçük bir kaba koyduğu ilacı ve bir bardak suyu kadına uzattı. Kadın başını kaldırıp hemşireye baktı:
– Hap ne için?
– Sakinleşirsin, biraz rahatlarsın.
– İstemiyorum. Uyuşturmayın beni! Bırakın yavrumun acısı yüreğimi dağlasın. Gözlerim kan olsun, aksın.
Doktor Erdem araya girdi:
– Teyzeciğim. Sen yine yanarsın acına. Ama bak, böyle giderse sana bir şey olacak. Toruna kim bakacak?
Atiye Hanım doktorun bu sözünü duyunca oturduğu sandalyede dikleşti. Gözlerini karşıya, duvarın ötesindeki bir noktaya dikti, dişlerini sıktı. Başını öne salladı. Sesi fısıltıyla çıktı.
-Haklısın, doktor bey. Kim bakacak o masuma? Annem benim, bal badem kızım benim. Anan senin bebenin de anasıdır gayrı.

Füsun ile Atiye Hanım servis girişindeki koltuklarda oturup Atiye Hanımın oğlu gelene dek fısır fısır konuştular. Ceren Atiye Hanımın ortanca çocuğuydu. Abi evlenip barklandıktan sonra garsonluk, tezgahtarlık gibi gelir geçer işlerde çalışmış, geçen sene nihayet belediyeye işçi olarak kapağı atmıştı. Erkek kardeş askere gideli daha iki ay olmuştu. Baba akciğer hastasıydı, oksijen tüpüyle yaşıyordu. Ayakyoluna bile gidince, ki sekiz adımdı yatağından, tıknefes oluyordu. Zonguldak’tan emekli bir madenciydi. Nefes darlığı madenden dolayı mı, bir türlü vaz geçemediği sigaradan mı, belli değildi. Böyle gittiği yere kadar gidecekti. ‘’Çok şükür, büyük oğlan baba mesleğini seçmedi. Üç kuruş alıyor ama ben de, gelin de ellerimiz böğrümüzde işten dönüşünü beklemiyoruz’’, demiş ve oturduğu yerde iki yana sallanarak devam etmişti: ‘Her maden faciasında bütün madenci evlerine bir ateş düşer. İster babası, erkeği, kardeşinin çalıştığı maden olsun, ister dünyanın öbür ucunda. Bazı geceler avuçlarım ter içinde uyanırım. Yüreğim sanki mengenenin iki dudağı arasında. Bilirim ki olan olmuştur. Bir yerlerde birilerinin sevdiceği kısılıp kalmıştır kapanda.’’
Ceren’e gelince, ilkokuldan sonra okumamıştı. On yedisinde Serdar’la evlendirmişler, daha doğrusu evlendirmek zorunda kalmışlardı. Oğlan haylazdı. Bir işte dikiş tutturamıyordu. Aklı fikri kendi gibi hayta akranlarıyla gezmelerdeydi. Bir sabaha karşı polis kapılarına dayanmış, evi alt üst etmiş, banyodaki su rezervuarında beyaz paketleri bulunca damadı derdest edip götürmüşlerdi. Hayırsız uyuşturucu işine de bulaşmıştı. Gidiş o gidiş. Ceren doğum yaptığında hapisteydi. Daha on sene çıkacağı da yoktu. Ceren’le minik Buse baba evine taşınmıştı. Atiye Hanım, üç gün önce Ceren’i banyoda yerde bulmuştu. Kaptıkları gibi Acil’e getirmişlerdi. Dediklerine göre beynine kanamış. O zamandan beri ne bir ses, ne bir hareket. Bal gözlü, gül yüzlü kızını ölüm banyodayken yoklamış, tırnaklarını geçirip bir daha da bırakmamıştı. Ya, işte böyleydi, ablası. Allah’a isyan olmazdı elbet, ama daha pek gençti. Gün yüzü görmeden, gök yüzünde kayan bir yıldız gibi çekip gitmişti. Atiye Hanım gözleri yerde bir noktada takılı, iki yana sallanarak fısıldadı: ‘’Ah Füsun Hanımcığım, ah! Yine bizden yana düştü ölüm. Kader işte. Bu da gelip geçecek. O masum yavru büyüyecek, anası gibi güzel bir genç kız olacak. İnşallah helal süt emmişe düşer. Onu neler bekliyor, bir bilebilsem. Ama bilmek Rabbime mahsus. İsyan etmek olmaz. Bize düşen ömrümüzü şu fani dünyada tamamlayıp Sırat köprüsünden geçmek, kurban olduğum Yaradan’ımın cennetine girmek. Öyle değil mi, kardeş?’’
Atiye Hanım sustu. Füsun’un gözlerinin önüne, ne olup bittiğini anlamayan, ağlayan annesinin eline yapışmış küçük bir kız çocuğu geldi. Buhur ve çörekotunun birbirine karışmış kokusu burun direğini sızlattı. Bayılacağını hissedip izin istedi, odaya döndü. Annesi onu bıraktığı gibi uyuyordu. Monitörün ekranında yeşil çukur ve sivri tepeler birbirini izliyordu.

Post Navigation