omrumsworld

Archive for the month “March, 2015”

YİTİK ZAMANIN YOLCULARI (1. Bölüm)

1

Kuşlar da uçup gittiler uzağa
Mor Dağların ardına
Kala kala koyu bir yalnızlık kaldı
Yürek boşaldı
Akıl şaşmadı buna.


Parmaklarını gerdi, ışığa tuttu. Ceviz çalışma masasındaki banker lambasının yeşil gölgeliğini duvara doğru çevirmeye çalıştı, olmadı. Ellerini biraz daha indirdi. Şeffaf parmak uçlarını, parmak aralarındaki deriyi inceledi. ‘’Giderek eriyorum’’ diye aklından geçirdi, ‘’fırına atılmış balmumu heykeller gibi’’. Bilim-kurgu filmlerindeki Amerikalı kahraman – ki genellikle sıradan bir aile babası veya kaybedenler kulübünden bir serseridir – dünyayı kurtarırken bazen son sahnede dünya-dışı kötü yaratıklar eriyip kaybolur. İşte bu yok olma sahnesi onu tedirgin ederdi. Yitip gitmek, boş bir pelerin gibi yere düşmek, ızgara mazgalın deliklerinden aşağıya, bilinmeze, gerçek yokluğa sızmak… Olamamak ya da aynı anda her şey olmak, en kötüsü de Araf’ta kalmak…
Çocukluğunda arkadaşlarıyla kaynaşamaması, mahalledeki futbol maçlarını uzaktan imrenerek izlemesi, misketi sadece Refik ile oynaması belki de bu arada kalmışlık duygusuna bağlıydı. Refik’in ağzı var dili yoktu. Canı sıkıldığında bir el işaretiyle hemen yanına gelir, yüzüne bakar, neşeli mi suskun mu olacağına karar verirdi, hem de hiç yanılmadan. O ne kadar isterse o kadar kalır, sıkıldığını anlar anlamaz buharlaşır gibi giderdi. Alınmaz, kırılmazdı. Hayali bir arkadaştı, ama olsun. Mahallenin gürültücü çetesine girmeye, Tokmak Hamdi’nin demir yumruğu altında ezilmeye ne gerek vardı? Böyle mutluydu. Zaten o zamanlar mutluluk, mutsuzluk kavramları yanına uğramazdı. Neyse öyleydi; ince analizler, didiklemeler, çarpıp bölmeler, bir ad ve anlam yakıştırmalar yaşamına daha sonra girmişti. Bir giriş, tam giriş!

Aynanın karşısına geçtim
Yüzüme yakından baktım
Önce seyrelen saçıma
Alın çizgilerime
Gözlerimin rengine
Kenardaki ince çizgilenmelere

Burnum
Burnumun üstündeki çiller
Etli solgun dudaklarım
Hafiften mor
Üşümüş
Sabahtan bu yana sakalım uzamış
Yaşamın belirtisi
Yaşadığımın
Kanlı canlı

Anlayacağınız epey bir inceledim
Aynadan bana bakan yabancıyı
Kırılgan bir sonbahar sabahı

Bir yerden duymuştum
Ölünce de uzarmış sakallar.

İnce parmaklarıyla saçını arkaya doğru taradı. Yeniyetmeliğinde pantolonunun arka cebinde mutlaka tarak taşırdı. İnce dişli, kahverengi, yer sergisinde satılan, ya da vapurda, banliyö treninde aniden ayağa kalkıp elindeki çantadan salatalık soyucu, her derde deva çakı gibi küçük metal bir cisim çıkaran seyyar satıcıların ‘’yanında bedava’’ya verdiği tür taraklardan. ‘’Abilerim, ablalarım. Şu elimde gördüğünüz…’’ Gözlerini satıcıdan kaçırır, tiradın çabuk bitmesi için dua ederdi. Merakla kendisini süzen orta yaşı geçkin tombul teyzeler bir başka can sıkıntısıydı. Şimdi olsa işi daha kolaydı. Kulaklıkları takıp müzik çaların sesini açar, ya da akıllı telefonda bir oyuna dalar, yüzüne, omzuna, ellerine değen bakışları silkeleyip bir kenara atardı. Kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yoktu. Herkes kendi işine baksın, diye düşünürdü. Bazılarının tek işinin başkaları olduğunu çok daha sonra anlamıştı.

Yosundu bakışları
Yumuşak
Arsız
Sıvaşık
Hani deli gibi çırpınmasa
Kurtulmak için
Ayağından yakalayıp çekerdi
Yeşil bulanık derine

Kapattım gözlerimi
Artık bendeyim ben.

Gençliğe bir özlemi yoktu. Başka yaşamların kıyısında bir izleyici olmanın nesine özlem duyulur ki? Zaman tekerini geriye çevirebilse her şeyi değiştirirdi, ailesini, doğduğu ve büyüdüğü ülkeyi, okul arkadaşlarını, öğretmenlerini, büyük aşkı Münevver’i, hepsini… Münevver’in uzun kumral saçları, yeşil gözleri, yaşına göre erken gelişmiş memeleri gözünün önüne geldi. Kızların hasetle, erkeklerin doymak bilmeyen bir açlıkla baktıkları güzeller güzeli Münevver. Lise birde sağ çaprazda otururdu. Yüzündeki en ince çizgileri bile ezberlemişti. Onunla konuşmasına gerek yoktu; dudaklarının her bir kıvrımı sözcükler, uzun tümcelerdi.

Gözlerimle dokunurum tenine
Saçlarını okşarım
Sana sarılıp
Ilık nefesin boynumda
Geceler boyu uyuyabilirim
Gökyüzüne asılı sözcüklerini
Birer birer toplayıp
Güzel bir demet yaparım
Sapını ay ışığıyla kaplar
Yıldız kümesiyle bağlarım
Sonra suya bırakırım yavaşça
Lacivert gecenin koynuna

Seni çok sevebilirim
Senden uzakta.

Münevver’in yediği içtiği ayrı gitmeyen iki arkadaşı vardı, kavruk Seher ve dombili Ayla. Teneffüs zili çalar çalmaz bu üçlü kızlar tuvaletine gider, ders ziline kadar da çıkmazdı. Orada ne yaparlardı? Erkeklerin işi bir dakika bile sürmezdi. Sohbet ediyorlar, dedikodu yapıyorlar diyelim, insan neden tuvalet gibi pis kokulu bir ortamı tercih eder? Baharda beton avlu, kışın koridorda kalorifer üstleri teneffüs için idealdi ona göre.
Teneffüs… Nefes almak, nefes vermek… Kırk beş – elli dakika boyunca nefessiz kalarak boğulmak ve ölmek… Başka hangi ülkede ders aralarına ‘’teneffüs’’ denir? Küçük çocukları, rengarenk düşlerini, melek dokunuşlarını bir hapishaneye tıkıp topluca öldürmek ve utanmadan kırk beş – elli dakikada bir ‘’teneffüs’’ etmelerine izin vermek hangi kitapta yazar? Koğuşun camları yarıya dek beyaz yağlı boya. Işık girsin, ama hayat asla! Cam kenarındaki sıraya oturduğunda anahtarıyla beyaz boyayı kazır, tam göz hizasına gelecek ufak bir delik açardı. Delikten görünen, hapishane avlusunu çeviren gri demir parmaklıklar, parmaklıklara yaslanmış sigara tüttüren, sevgilisini bekleyen yeniyetmeler. Kapının bir – iki metre solunda yuvarlak alüminyum tepside tatlı satan sakallı yaşlı amca. Tatlının adının ‘’kerhane’’ tatlısı olduğunu duyunca nasıl şaşırmıştı. Uzun süre içi gittiği halde almamıştı, annesinin sözü kulaklarında: ‘’Sokak satıcılarına güven olmaz. Hasta olur, yatar, derslerinden kalırsın.’’

Solmuş, pörsümüş çiçekler nasıl nefes alsın?

Tevfik o gece tuhaf bir düş gördü. Bir yaz öğleden sonrasıydı. Zamanın havada asılı durduğu, geçmişin bugüne taştığı, bugünün gelecekle oynaştığı, kaygının umutla kucaklaştığı uzun yaz öğleden sonralarından biri. Öfkeli güneşe boyun eğmiş ulu ağaçların gölgesinde, konak mı dese, bahçe içinde mütevazi bir ev mi, belli değil. Kendi eviymiş. Bahçede bir kadın onunla konuşuyor. Münevver’e hiç benzemiyor, ama Münevver’miş. Kolunu tutup sanki teselli etmeye çalışıyor. ‘’Bak, öldürmemişsin. Orada duruyor, capcanlı. Pencereye bak!’’ Alt kat penceresinin perdesi ve tülü yana çekilmiş, içeride kırklı yaşlarında, tepesi açılmış, esmer, bıyıklı olup olmadığını ayırt edemediği, kısa boylu, tıknaz yapıda tanımadığı bir adam. Bir an göz göze geliyorlar. Adamda bir şeyler var. Hüzün desen değil, sitem hiç değil, tarifsiz bir şey. Münevver tekrarlıyor: ‘’Ölmemiş, onu öldürmemişsin. Üzülmeyi bırak artık.’’

Geceye durdu kanadı kırık martı
Islak taşlarda inci taneleri
Lacivert gökyüzünde yürek çırpıntısı

Her kim ki kaybolur dalgalarda
Bizden sorulur onun düşleri.

Advertisements

My first novel is going to be published :))))))

”Kırmızı Pelerinli Kent”ten Bazı Alıntılar (Aslı Erdoğan)

Gövdenin ağırlığını taşıyamayacak bir çift kanat uğruna köklerini kesenler…

***

Onca çaba, özveri, çırpınış ve bunalımın sonucunda ortaya çıkan, hiç de umduğu gibi bir köprü, ondan dışarıya, dış dünyaya ulaşan bir köprü değildir. Yaşam, bütün kayıtsızlığı ve alaycılığıyla akıp giderken o yalnızca, gerçeğin korkunç çölünde kişisel bir gözlem kulesi yapmıştır. Çatlak tahtalarından rüzgarlar dolan, sallantılı, uğultulu bir kule… Sonuçta, eline kalem alan herkes şu soruyla fazlasıyla uğraşmak zorundadır: Gerçeğin ne kadarına DAYANABİLİRİM?

***

Günbatımı… Yaşamın bütün görkemi ve sefaletiyle gurup rengine büründüğü saat… Tropiklerde bir son, bir bitiş gibi yaşanmaz, asla hüzün uyandırmazdı. Coşkulu bir senfoninin ilk notaları gibiydi daha çok; eskimiş, köhnemiş, tüketilmiş bir düşü yeniden, baştan yaratıyordu. Saf ışıktan dokunmuş, incecik bir ağ atılmıştı göğün üzerine, bir tapınağın yarı-saydam perdesi gibi;altın ve erguvan renkli parıltılarla yanıp sönüyordu bulutlar. Kundağındaki geceyi taşıyan kocaman, karanlık kuş, uçları alev almış kanatlarını yavaşça açıyordu. Durgun, saf, berrak, ölümsüz gökyüzü…

***

Kaosun denklemi çok basit aslında. Yaşam = yaşam. Ölüm = ölüm. Oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. ne aymazlık!
Senin içindekini barındıracak derinlikte hiç bir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de, yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.

***

Büyük Sır orada, o kör noktada işte: Yaşam iki göz kırpması arasında görülen bir düştür. Yalnızca bir düş..

Amerika Dersleri’nden Bazı Alıntılar (Italo Calvino)

”Il faut être léger comme l’oiseau, et non comme la plume” (Paul Valery)
”Kuş gibi hafif olmalı, tüy gibi değil.”

***

Nasıl hüzün ağırlığını yitirmiş üzüntü ise, mizah da aynı şekilde, ağırlığını yitirmiş gülmecedir.

***

Söz, boşluğun üzerine atılan dayanıksız bir kurtuluş köprüsü gibi, görünür izi görünmez şeye, eksik olan şeye, arzulanan ya da korkulan şeye bağlar.

***

Yazmaya başladığımız andan bir önceki ana kadar, dünya – her birimiz için dünyayı oluşturan şey, yani bir bilgiler, deneyimler,değerler toplamı – vardır karşımızda, bir bütün halindeki, öncesiz ve sonrasız dünya, bireysel anı olarak ve örtük gizilgüç olarak dünya. Ve biz,bu dünyadan bir söylem, bir öykü, bir duygu çıkarmak isteriz; ya da belki de, daha kesin olarak söylemek gerekirse, bu dünyada kendimizi konumlandırmamıza olanak sağlayacak bir işlemi gerçekleştirmek isteriz. Bütün diller emrimizdedir: edebiyatın geliştirdiği diller, uygarlıkların ve bireylerin değişik çağlarda ve ülkelerde kendilerini dile getirdikleri üsluplar; aynı zamanda çok farklı disiplinlerin geliştirdiği, son derece farklı biçimlere ulaşma amacını taşıyan diller. Ve biz, onların içinden, söylemek istediğimize uygun dili, söylemek istediğimiz şeyin ta kendisi OLAN dili çekip çıkarmak isteriz.

***

Öykü nasıl biterse bitsin, öykünün bitmiş sayılabileceğine karar verdiğimiz an hangisi olursa olsun, anlatma eyleminin o noktaya doğru gitmediğini, önemli olanın başka bir yerde olduğunu, daha önce olup bitenler olduğunu anımsarız. Anlatılabilir olanın sürekliliğinden çekip çıkarılmış, o yalıtılmış olaylar parçasının edindiği anlam olduğunu.

***

Post Navigation