omrumsworld

Archive for the category “EXCERPTS FROM MY NOVELS”

YENİ ROMANDAN BİRİNCİ BÖLÜM

Sokak lambalarının ışığı ölgün sarıydı o zamanlar; bir büyü gibi geceye uzardı. Yorgunluktan birbirine dayanan bakımsız çirkin binalar gece indi mi silkinir, gri paltolarını bir kenara fırlatır, ışıltılı elbiseleriyle göz kırpardı. Okul çıkışı doğrudan hastaneye, abimin yanına gelirdim. Ben gelmeden az önce biraz dinlenmek, geceye ve ertesi güne güç toplamak için eve gitmiş olurdun. Hava karardığında ödevlerimi bitirirdim. Hasta yatağında uyuyan abimin zayıflamış yüzü çiğ floresan ışıkta daha da solar, öleceği endişesi küçük yüreğimi ele geçirince korku ve bilinmezin uğursuz birlikteliği karşısında kendimi çok zayıf ve çaresiz hissederdim. Toz ve yağmur karışımının sıvadığı camın ardında bulurdum avuntumu. Dar-geniş, küçük-büyük pencerelerde dans eden ışıklar, o evlerde televizyon seyredildiğinin işaretiydi. Işığın ani sönmesi ve parlamasından sahnenin değiştiğini anlardım. Haber saatinde bu değişim daha seyrek olurdu. İçimden bir sayı tutar, bazen yavaş, bazen hızlı bir tempoda sayarak ışığın ne zaman değişeceğini tahmin etmeye çalışırdım. Bu oyun, komşumuz Nejad Amca iş dönüşü hastaneye uğrayıp evlerine götürmek için beni alana dek sürerdi. Abim hastaneyken onlarda kaldım. Gittiğimde oturma odasındaki çekyat çoktan açılmış, üzerine ince beyaz çizgili, kenarları dantel işlemeli bej rengi buldan işi çarşaf serilmiş olurdu. Ayak ucunda katlı duran kırmızı kareli yün battaniyeyi sabah uyanır uyanmaz şöyle bir açar ve yatağın üstüne gelişigüzel bırakırdım. Battaniyenin kaşındırdığını Semahat Teyzeye hiç söyleyemedim.
Abimin taburcu olacağı gününün bir önceki akşamı yüreğim buruk, el salladım o ışıklı pencerelere. Artık tülü aralayıp teklifsizce içeri süzülemeyecek, fark edilmeden ailenin bir bireyi gibi aralarına karışamayacaktım. Evdeki yatak odamın penceresinden, yanıp sönen ışıklar değil, Özlem Apartmanının aramızdaki boş arsaya bakan simsiyah duvarı görünürdü. Cumartesi ve pazarları abim, Can ve mahallenin oğlanları o arsada futbol oynardı. Bir şamata, bir gürültü. Aksi mi aksi bir komşumuz vardı, adı neydi, unutmuşum, ama sen mutlaka hatırlarsın. Apartman yöneticisinin kabusu, mahallelinin baş belası. Bir keresinde iri ve şişman gövdesiyle kapımıza dayanmış, elini beline koyup, sana ağzını açacak fırsat vermeden abimi şikayet etmişti. Kadına aylarca küsmüştün. Araya yaşlı komşu teyzeler girmese barışacağın yoktu. O huysuz kadın yüzünden maçlar sıklıkla yarım kalırdı. Can topu koltuğunun altına sıkıştırıp al al olmuş yanaklarıyla söylenerek giderdi. Öfkelenmek bile yakışırdı ona.
Çok sonraları, ben fakülte ikinci sınıftayken, o arsaya üç tarafı geniş pencerelerle çevrili bir bina dikildi. Ankara’nın isine pasına inat kar beyazı sıvalı, beş katlı bir yapı. Bir inşaat şirketi kiraladı. Afili bir adı vardı: Roma İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi. Bir sabah tabelayı indirip, apar topar ortadan kaybolduklarını fark ettik. Sözüm ona iki yılda bitirecekleri büyük bir sitenin dairelerini temelden ikişer üçer kişiye satmış, paraları toplayıp kaçmışlar. Bina uzun bir süre hayalet gibi kaldı. Karanlık ve nefessiz. Soğuk kış geceleri penceremden dışarı sarkarak hayat kıvılcımını yitirmiş o kapkara gözlere karşı günün son sigarasını tüttürürdüm. Sigara içtiğimi senden uzun süre gizlemiştim. Oysa bal gibi biliyordun, değil mi. Herhalde yüz göz olmak istemedin, belki de umursamadın. Sigaranın kekremsi kokusunun beni sarıp sarmaladığını, gözeneklerime sızdığını, sinsi bir asalak gibi varlığını varlığıma doladığını yıllar sonra bıraktığımda fark ettim.
Üç gündür hastane odasında ter kokmuşum. Bunaldım da. Sana laf çarpmak gibi bir niyetim yok anne, lütfen yanlış anlama. Beyin damarı tıkanmış, konuşamayan, hareket edemeyen yaşlı bir kadıncağıza sitem etmek aklımın ucundan bile geçmez. Akşamüstü çıkıp açık havada dolaşmak iyi geldi. Saat yedi gibi evine gittim. Apartman aralığında kavrulmuş soğan ve et kokusu beni karşıladı. Sebzeli et yahnini anımsadım. Hiç mi hiç sevmezdim. Doğramadan, saplarıyla tencereye koyduğun maydanoz, patates ve ete canı çekilmiş yılan gibi dolanırdı. İğrenerek bir kenara toplardım. Tabağın ortasındaki soluk et parçası her lokmada daha da büyürdü. Uğursuzdu. Ölümü çağrıştırırdı. Kopuşu. Kayıp gidişi. Nereden geldiğine bir türlü akıl erdiremediğim, genzimi tıkayan küf ve rutubet kokusunu, çıkmaz dehlizdeki bir başınalığımı. İnanır mısın, bu koku hala beni terk etmedi. Gecenin bir vakti kapının altından sızıp yolunu buluyor. Kırk yılda bir arkadaşlarla toplanıp bir şeyler atıştırmaya gittiğimizde de yakamı bırakmıyor. Adını koyamıyorum, nereden çıkıp geldiğini, benimle ne alıp veremediğini de. İçim çürüyor belki. Bilmiyorum.
Misafir havlularını elimle koymuş gibi buldum. Özenle katlayıp yatak odasındaki gömme dolabın en üst çekmecesine yerleştirmişsin. Sağda çiçek demeti, kurdele veya sevimli köpek deseni işli beyaz, leylak, somon rengi el havluları, solda beyaz ve toz pembe iki banyo havlu takımı. Deterjan ve yumuşatıcının davetkarlığı çoktan kaybolmuş, havlu kıvrımlarına beklemenin bezginliği sinmiş. Pembe banyo takımını kullandım, umarım senin için bir sakıncası yoktur. Elmalı şampuan şişesine dolanmış uzun gri saç telini parmakladım, tuvalete attım. Sabundaki saç tellerini temizlemek daha zor oldu. Akar suya tuttum, çoğu lavabonun deliğinden süzüldü. İnatlaşanları tuvalet kağıdıyla toplayıp hallettim. Yine midem bulandı. Buzdolabındaki yarısı boş süt kutusunu çıkarken apartmanın çöp bidonuna attım. Elmaları ve mandalinaları bir poşete doldurup yanımda getirdim. Bak, buzdolabının sebze gözüne yerleştiriyorum. Su azalmış, bir ara aşağı inip büfeden almalı. Islak mendil, kullan at bardaklar, pötibör bisküvi. Listeye alt bezini de ekledim, merak etme.
Kusura bakma anne, ne kadar çok sevdiğini bildiğim halde çiçek almadım. Vazoda boyunlarını büküp ölmelerine dayanamıyorum. Büfenin yanında işportada yapma çiçek buketi satılıyor. Hepsi berbat. Kırmızı güllerin üzerine bolca sarı sim püskürtmüşler. Eskinin yılbaşı kartları gibi. Ne güzeldi o kartlar. Tırnaklarımla simi kazıyıp saçıma sürer, sarışın, mavi gözlü, güzeller güzeli Prenses Sindi olurdum. Baloya gittiğimde bütün gözler üstüme çevrilirdi. Dans pistinde ben Prensin kollarında süzülürken genç kızlar hasedinden çatlar, delikanlılar iç geçirirdi. Bak, bunu bilmiyordun, değil mi. İşte hiç bilmediğin bir şey itiraf ettim. Böylelikle seni gizlice çantamı, çekmecelerimi karıştırma, ben uyur numarası yaparken yastığımın altına elini sokup kilitli günlüğümün anahtarını arama zahmetinden kurtarmış oldum. Zaten anahtarı bulsaydın da işe yaramazdı. Günlüğümü kendimce şifrelemiştim: Her harfin yerine ondan sonra gelen beşinci harfi kullanınca ortaya saçma sapan, anlaşılmaz bir şey çıkıyordu. Bu kadar tedbirli olabileceğimi tahmin etmemiştin, değil mi anne. Ne yapalım, kendimi korumam gerekiyordu. Hadi itiraf et: Burnunu özelime çok fazla sokuyordun.
Eğer bulursam çiçek yerine pencere kenarına koyabileceğim kadar küçük yapay yılbaşı çamı almayı düşünüyorum. Biblo da olur. Yarın sabah bununla ilgilenirim. Hele bir doktorlar dolaşsın, tetkike gidecek misin gitmeyecek misin belli olsun. Apartmanının giriş katındaki komşu, salon penceresinin tam önüne kocaman bir çam ağacı koymuş. Pırıltılı toplar, yeşil, mavi, kırmızı kalplerle süslemiş. Rengarenk ışıkları yanıp söndükçe yüreğimi garip bir sevinç kaplıyor. En tepede sarı yaldızlı bir yıldız. Karanlık bakışlılara inat, parlıyor.
Sana bunları niye anlatıyorum ki. Beni anladığından emin değilim, hatta duyuyor musun, onu bile bilmiyorum. Dün doktor Erdem Beye sordum. ‘’Hayır, beyin ölümü yok. Ağrılı uyaranlara yanıt veriyor, o kadar,’’ dedi. Anladığım kadarıyla hala bir yerlerdesin. Gitmekle gelmek arasında, yaşamla ölüm arasındaki o gri, bilinmez alanda. Bugünde misin, ayak izlerinin silindiği geçmişte mi. Yoksa babamla mı konuşuyorsun. Onun yüzünü hatırlamıyorum. Aklımda kalan iri elleri, ter ve tütün kokusu. Onu sever miydin anne. Abim babamın sana aşık olduğunu, evlilik teklifini kabul etmezsen kendini Kayalar Çayına atmakla tehdit ettiğini söylediğinde çok şaşırmıştım. Annem olduğundan mı, hep asık duran yüzünden mi sana konduramamıştım. Oysa babam kocaman gülümserdi. Stüdyoda çekilmiş bir aile fotoğrafımız vardı. Babamla yan yanasınız. Abim on yaşında, senin yanında ayakta duruyor. Büyümüş de küçülmüş suratından her an taşmaya hazır muzip bir ifade. Ben babamın kucağında oturmuşum, üzerimde toz pembe şifon mu organze mi olduğunu çıkaramadığım bir elbise, buklelerin çevrelediği yusyuvarlak bir yüzde fal taşı gibi açılmış bir çift göz, başımda bir taç. Babasının biricik prensesi. Birlikte çektirdiğimiz son aile fotoğrafımız. Bir yıl sonra aramızdan kayıp gitti o güzel gülüşlü, ter ve tütün kokulu adam. Prensesini yapayalnız bırakıp gitti. Üçümüz dilsiz evde baş başa kaldık. Günler uzadı, geceler kısaldı. Geceler uzadı, günler kısaldı. Kar yağdı, yağmur yağdı, dolu taneleri sekti beton zeminde. Gri bulutların ardından güneş açtı. Önce ısıttı, sonra zar gibi inceltti ağustos öğleden sonralarını. Yine de zaman geçmek bilmedi. Abim evden gidince koltuk ve kanepe minderlerinin aralarına, kapı arkasındaki askılıklarda bekleyen giysilere çöken nefesler tortulandı. Ancak Kemal ile evlenip evden ayrıldığımda fark edebildim tenimde katmerlenmiş bunaltıyı.
Şimdi aklıma geldi. Yarın evine uğrayıp albümler nerede, bir arayayım. Sonra o telaş ve kargaşada diğer eşyalarla birlikte atılırsa çok üzülürüm. Eminim abim de eski fotoğraflardan bazılarını ister. Hay Allah! Şu işe bak! Patavatsızın tekiyim. Ne olur affet. Yorgunluğuma ver. Koltukta biraz kestirsem iyi gelecek. Montu üzerime çekip ayaklarımı altıma aldım mı tamamdır. Uyku her şeyin ilacı. Kalp kırıklıklarının da, bin bir emekle yoktan var ettiğim korunaklı balonumun çeperini zorlayan anıların da.

Hemşire hastaları son bir kez dolaşmış, hala uyanık olanların tansiyonunu ölçmüş, nabzına bakmış, uyuyanlara ise dokunmamıştı. Gece yarısını geçmiş olmalıydı. Birden, serviste bir kadın sesi yankılandı. Art arda sıralanmış kelimeler dursuz duraksız bir dalga gibi yükseliyor, kırılma noktasında iç çekmelerle kesilerek düşüyordu: ‘’Gitti bal gözlü kızım! Gitti biricik yavrum! Bebesine doyamadan gitti. Bizleri bir başına koyup gitti. Dostlar, ben şimdi ne yapayım? Neresi alır beni? Ya Rabbim, biz ne yaptık da bu belayı verdin başımıza? Gül yüzlümün günahı neydi? Niye gencecik yaşında koparıp aldın bu fidanı? Büyük günah işlemedik. Harama el sürmedik, komşumuza, akrabamıza saygıda, sevgide bir kusur etmedik. Niye? Niye kınalı kuzumu koparıp aldın? Ah, ah! Ciğerim yanıyor, ciğerim! Fena oluyorum.’’
Koridorun uzak ucundan geliyordu ses. Araya bir başka kadının ve erkeğin sesleri karışıyordu. Füsun ayakkabılarını giyip odadan çıktı, seslerin geldiği tarafa yöneldi. Hemşire kısa boylu tıknaz bir kadının koluna girmiş, duvar kenarında duran bir sandalyeye yönlendiriyordu. Kadın bir ara yere çöker gibi oldu. Nöbetçi doktor kadının diğer koluna yapıştı, sandalyeye oturttular. Doktor hemşireye kadının tansiyonunu ölçmesini ve bir de sakinleştirici getirmesini söyledi. Kadına dönerek, ‘’Atiye Hanım, acınızı anlıyorum, ama biraz sakin olun. Bakın, burada ağır durumda bir sürü hasta var. Onları da düşünün. Lütfen’’ dedi.
Nöbetçi Doktor Erdem Bey idi. V yakalı açık mavi forma üstünün kol kenarından aşağıya ihtimal ki bir ejderha dövmesinin kıvrılmış çatallı kuyruğu uzanıyordu. Çıplak ayağında yeşil plastik sabolarla yataktan fırlamış bir hali vardı. İhtisasının son yılındaydı. Serviste doktor Sevgi ile birlikte çalışıyordu. Füsun, Sevgi’nin daha yolun başında olduğunu tahmin ediyordu. Sabah ve akşamları Erdem’in söylediklerini not alır, elinde liste oradan oraya koşuştururdu. Pazartesi, çarşamba ve cumaları saat onda, ekibin başında asık suratlı hoca, hemen ardında Erdem, adını bilmediği iki asistan, en arkada Sevgi ve başhemşire Saliha Hanım serviste yatan hastaları dolaşırdı. Hoca, bakışları ya karyolanın ucuna, ya da perdenin bir kıvrımına takılı, ancak yanındakinin duyabileceği kadar alçak bir sesle tane tane konuşurdu.
Vizitlerde –hastaları dolaşmaya böyle diyorlardı. Ne güzel: ‘’hasta ziyareti’’. Ama ne ‘’ah, ah, vah vah’’lar var, ne de ‘’üzülme kardeş, çabucak toparlar çıkarsın’’, ne de ‘’görümceme de böyle olduydu. Komşumun bir reçetesi vardı. Reçete dediysem, kocakarı ilacı. Aktardan alıp karıştırdığı bulamaçtan her gün gizlice bir kaşık veriyorduk. Ondan iyileşti zahir’’ler’’. Yapış yapış terli eller, saçılan tükürükler, zorla dudağın kenarına kondurulmuş gülücükler, saçma sapan şakalar yerine füme gri tonunda, önlük hışırtısının araya girdiği ‘’ziyaretler’’ bunlar – Nerede kalmıştım, hah, hatırladım. Vizitlerde Sevgi’nin sesi hiç çıkmaz. Ufak tefek bir kızcağız olmasına rağmen becerikli, yaman mı yaman. Hastabakıcıları iyi çalıştırır, hemşirelere de istediğini tatlı dille yaptırır. Erdem ise donuk bir delikanlı. Bedeni burada, ruhu başka yerlerde geziniyor gibi. Aslında aynı benim gibi, diye içinden geçirdi Füsun.
Hemşire, tansiyon aletini kadının kolundan çıkarırken doktora ‘’tansiyonu ona yedi. Sakinleştiriciyi vereyim mi?’’ diye sordu. Doktor başını salladı. Hemşire, küçük bir kaba koyduğu ilacı ve bir bardak suyu kadına uzattı. Kadın başını kaldırıp hemşireye baktı:
– Hap ne için?
– Sakinleşirsin, biraz rahatlarsın teyzeciğim.
– İstemiyorum. Uyuşturmayın beni! Bırakın yavrumun acısı yüreğimi dağlasın. Gözlerim kan olsun, aksın.
Doktor tombul kadının omzuna elini koydu, öne eğildi:
– Teyzeciğim. Sen yine yanarsın acına. Ama bak, böyle giderse sana bir şey olacak. Toruna kim bakacak?
Atiye Hanım doktorun bu sözünü duyunca oturduğu sandalyede dikleşti. Gözlerini karşıya, sanki duvarın ötesindeki bir noktaya dikti, dişlerini sıktı. Başını ağır ağır öne salladı. Sesi fısıltıyla çıktı:
-Haklısın, Doktor Bey. Kim bakacak o masuma? Annem benim, bal badem kızım benim. Anan senin bebenin de anasıdır gayrı.

Füsun ile Atiye Hanım servis girişindeki koltuklarda oturup Atiye Hanımın oğlu gelene dek fısır fısır konuştular. Ceren, Atiye Hanımın ortanca çocuğuydu. Abi evlenip barklandıktan sonra garsonluk, tezgahtarlık gibi gelir geçer işlerde çalışmış, geçen sene nihayet belediyeye işçi olarak kapağı atmıştı. Erkek kardeş askere gideli daha iki ay olmuştu. Baba akciğer hastasıydı, oksijen tüpüyle yaşıyordu. Ayakyoluna bile gidince, ki sekiz adımdı yatağından, tıknefes oluyordu. Zonguldak’tan emekli bir madenciydi. Nefes darlığı madenden dolayı mı, bir türlü vaz geçemediği sigaradan mı, belli değildi. Böyle gittiği yere kadar gidecekti. ‘’Çok şükür, büyük oğlan baba mesleğini seçmedi. Üç kuruş alıyor ama ben de, gelin de ellerimiz böğrümüzde işten dönüşünü beklemiyoruz’’, demiş ve oturduğu yerde iki yana sallanarak devam etmişti: ‘‘Her maden faciasında bütün madenci evlerine bir ateş düşer. İster babası, erkeği, kardeşinin çalıştığı maden olsun, ister dünyanın öbür ucunda, hiç fark etmez. Bazı geceler avuçlarım ter içinde uyanırım. Yüreğim sanki mengenenin iki dudağı arasında. Bilirim ki olan olmuştur. Bir yerlerde birilerinin sevdiceği kısılıp kalmıştır kapanda.’’
Ceren’e gelince, ilkokuldan sonra okumamıştı. On yedisinde Serdar’la evlendirmişler, daha doğrusu evlendirmek zorunda kalmışlardı. Damat haylazdı. Bir işte dikiş tutturamıyordu. Aklı fikri kendi gibi hayta akranlarıyla gezmelerdeydi. Bir gün sabaha karşı polis kapılarına dayanmış, evi alt üst etmiş, banyodaki su rezervuarında beyaz paketleri bulunca damadı derdest edip götürmüşlerdi. Hayırsız uyuşturucu işine de bulaşmıştı. Gidiş o gidiş. Ceren doğum yaptığında hapisteydi. Daha on sene çıkacağı da yoktu. Ceren’le minik Buse baba evine taşınmıştı. Atiye Hanım, üç gün önce Ceren’i banyoda yerde bulmuştu. Kaptıkları gibi Acil’e getirmişlerdi. Dediklerine göre beynine kanamış. O zamandan beri ne bir ses, ne bir hareket. Bal gözlü, gül yüzlü kızını ölüm banyodayken yoklamış, tırnaklarını geçirip bir daha da bırakmamıştı. Ya, işte böyleydi, ablası. Allah’a isyan olmazdı elbet, ama daha pek gençti. Gün yüzü görmeden, gök yüzünde kayan bir yıldız gibi çekip gitmişti. Atiye Hanım gözleri yerde bir noktada takılı, iki yana sallanarak fısıldadı: ‘’Ah Füsun Hanımcığım, ah! Yine bizden yana düştü ölüm. Kader işte. Bu da gelip geçecek. O masum yavru büyüyecek, anası gibi güzel bir genç kız olacak. İnşallah helal süt emmişe düşer. Onu neler bekliyor, bir bilebilsem. Ama bilmek Rabbime mahsus. İsyan etmek olmaz. Bize düşen ömrümüzü şu fani dünyada tamamlayıp Sırat köprüsünden geçmek, kurban olduğum Yaradan’ımın cennetine girmek. Öyle değil mi, kardeş?’’
Atiye Hanım sustu. Füsun’un yüreği daraldı; gözlerinin önüne, ağlayan anneannesinin eline yapışmış, ne olup bittiğini anlamayan küçük bir kız çocuğu geldi. Buhur ve çörekotunun birbirine karışmış kokusu burun direğini sızlattı. Bayılacağını hissedip izin istedi, odaya döndü. Annesi onu bıraktığı gibi uyuyordu. Monitörün ekranında yeşil çukur ve sivri tepeler birbirini izliyordu.

Advertisements

Yeni Romandan 1. Bölüm

Sokak lambalarının ışığı ölgün sarıydı o zamanlar; bir büyü gibi geceye uzardı. Yorgunluktan birbirine dayanan bakımsız çirkin binalar gece indi mi silkinir, gri paltolarını bir kenara fırlatır, ışıltılı elbiseleriyle göz kırpardı. Okul çıkışı doğrudan hastaneye, abimin yanına gelirdim. Annem ben gelmeden az önce biraz dinlenmek, geceye ve ertesi güne güç toplamak için eve gitmiş olurdu. Hava karardığında ödevlerimi bitirirdim. Hasta yatağında uyuyan abimin zayıflamış yüzü çiğ floresan ışıkta daha da solar, öleceği endişesi küçük yüreğimi ele geçirince korku ve bilinmezin uğursuz birlikteliği karşısında kendimi çok zayıf ve çaresiz hissederdim. Toz ve yağmur karışımının sıvadığı camın ardında bulurdum avuntumu. Dar – geniş, küçük – büyük pencerelerde dans eden ışık, o evlerde televizyon seyredildiğinin işaretiydi. İçimden sayarak ışığın ne zaman değişeceğini tahmin etmeye çalışırdım. Bu oyun, komşumuz Nejad Amca iş dönüşü uğrayıp evlerine götürmek için beni alana dek sürerdi.
Abimin taburcu olacağı gününün bir önceki akşamı yüreğim buruk, el salladım o pencerelere. Artık tülü aralayıp teklifsizce içeri süzülemeyecek, yabancı olduğum halde fark edilmeden ailenin bir bireyi gibi aralarına karışamayacaktım. Evde odamın penceresinden, yanıp sönen ışıklar değil, Özlem Apartmanının aramızdaki boş arsaya bakan simsiyah duvarı görünürdü. Cumartesi ve pazarları abim, Can ve mahallenin oğlanları o arsada futbol oynardı. Bir şamata, bir gürültü. Aksi mi aksi bir komşumuz vardı, adı neydi, unutmuşum, ama sen mutlaka hatırlarsın. Apartman yöneticisinin kabusu, mahallelinin baş belası. Bir keresinde iri ve şişman gövdesiyle kapımıza dayanmış, elini beline koyup, sana ağzını açacak fırsat vermeden abimi şikayet etmişti. Kadına aylarca küsmüştün. Araya yaşlı komşu teyzeler girmese barışacağın yoktu. O huysuz kadın yüzünden maçlar sıklıkla yarım kalırdı. Can topu koltuğunun altına sıkıştırıp al al olmuş yanaklarıyla söylenerek giderdi. Öfkelenmek bile yakışırdı ona.
Çok sonraları, ben fakülte ikinci sınıftayken, o arsaya Özlem apartmanına bitişik cephesi hariç her tarafı geniş pencerelerle çevrili bir bina dikildi. Ankara’nın isine pasına inat kar beyazı, beş katlı bir yapı. Bir inşaat şirketi kiraladı. Afili bir adı vardı: Roma İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi. Bir sabah tabelayı indirip, apar topar ortadan kayboldular. Sözüm ona iki yılda bitirecekleri büyük bir sitenin dairelerini temelden ikişer üçer kişiye satmış, paraları toplayıp kaçmışlar. Bina uzun bir süre hayalet gibi kaldı. Karanlık ve nefessiz. Soğuk kış geceleri pencereden dışarı sarkarak hayat kıvılcımını yitirmiş o kapkara gözlere karşı günün son sigarasını tüttürürdüm. Sigara içtiğimi senden uzun süre gizlemiştim. Oysa bal gibi biliyordun, değil mi. Herhalde yüz göz olmak istemedin, belki de hiç umursamadın. Sigaranın kekremsi kokusunun beni sarıp sarmaladığını, gözeneklerime sızdığını, sinsi bir asalak gibi varlığını varlığıma doladığını ancak bıraktıktan sonra fark ettim.
Üç gündür hastane odasında ter koktum. Bunaldım. Sana laf çarpmak gibi bir niyetim yok anne, lütfen yanlış anlama. Hele beyin damarı tıkanmış, konuşamayan, hareket edemeyen yaşlı bir kadıncağıza sitem etmek aklımdan bile geçmez. Bu akşamüstü çıkıp açık havada dolaşmak iyi geldi. Saat yedi gibi evine gittim. Apartman aralığında kavrulmuş soğan ve et kokusu beni karşıladı. Sebzeli et yahnini anımsadım. Hiç mi hiç sevmezdim. Doğramadan, saplarıyla tencereye koyduğun maydanoz, patates ve ete canı çekilmiş yılan gibi dolanırdı. İğrenerek tabağın bir kenarına toplardım. Tabağın ortasındaki soluk et parçası her lokmada daha da büyürdü. Uğursuzdu. Kötücüllüğü çağrıştırırdı. Kopuşu. Kayıp gidişi. Küf ve rutubet kokusunun nefes borumu tıkadığı, çıkmaz dehlizdeki bir başınalığımı.
Misafir havlularını elimle koymuş gibi buldum. Özenle katlayıp gömme dolabın üst çekmecesine yerleştirmişsin. Sağda çiçek demeti, kurdele ve sevimli köpek deseni işli beyaz, leylak, somon rengi el havluları, solda beyaz ve toz pembe iki banyo havlu takımı. Deterjan ve yumuşatıcının davetkarlığı çoktan kaybolmuş, havlu kıvrımlarına beklemişliğin kokusu sinmiş. Pembe banyo takımını kullandım, umarım senin için bir sakıncası yoktur. Elmalı şampuan şişesine dolanmış uzun gri saç telini parmakladım, tuvalete attım. Sabundaki saç tellerini temizlemek daha zor oldu. Akar suya tuttum, çoğu lavabonun deliğinden süzüldü. İnatlaşanları tuvalet kağıdıyla toplayıp hallettim. Bunları yaparken yine midem bulandı. Buzdolabındaki yarısı boş süt kutusunu apartmanın çöp bidonuna attım. Elmaları ve mandalinaları bir poşete doldurup yanımda getirdim. Bak, buzdolabının sebze gözüne yerleştiriyorum. Su azalmış, bir ara aşağı inip büfeden almalı. Islak mendil, kullan at bardaklar, pötibör bisküvi. Listeye alt bezini de ekledim, merak etme.
Kusura bakma anne, ne kadar çok sevdiğini bildiğim halde çiçek almadım. Vazoda boyunlarını eğip ölmelerine dayanamıyorum. Büfenin yanındaki işportada yapma çiçek buketi satılıyor, ama hepsi berbat. Kırmızı güllerin üzerine sarı sim püskürtülmüş. Eskinin yılbaşı kartları gibi. Ne güzeldi o kartlar, değil mi. Tırnaklarımla simi kazıyıp saçıma sürer, sarışın, mavi gözlü, güzeller güzeli Prenses Sindi olurdum. Baloya gittiğimde bütün gözler üstüme çevrilirdi. Dans pistinde ben Prensin kollarında süzülürken genç kızlar hasedinden çatlar, delikanlılar iç geçirirdi. İşte sana hiç bilmediğin bir şey itiraf ettim. Seni gizlice çantamı, çekmecelerimi karıştırma, ben uyur numarası yaparken yastığımın altına elini sokup kilitli günlüğümün anahtarını arama zahmetinden kurtarmış oldum. Zaten anahtarı bulsaydın da işe yaramazdı. Günlüğümü kendimce şifrelemiştim: Her harfin yerine ondan sonra gelen beşinci harfi kullanınca ortaya saçma sapan, anlaşılmaz bir şey çıkıyordu.
Eğer bulursam çiçek yerine pencere kenarına koyabileceğim kadar küçük yapay yılbaşı çamı almayı düşünüyorum. Yarın sabah bununla ilgilenirim. Hele bir doktorlar dolaşsın, tetkike gidecek misin gitmeyecek misin belli olsun. Apartmanının giriş katındaki komşu, salon penceresinin tam önüne kocaman bir çam ağacı koymuş. Pırıltılı toplar, yeşil, mavi, kırmızı kalplerle süslemiş. Rengarenk ışıkları yanıp sönüyor. En tepede sarı yaldızlı bir yıldız. Kara bakışlılara inat, parlıyor.
Sana bunları niye anlatıyorum ki. Beni anladığından emin değilim, hatta duyuyor musun, onu bile bilmiyorum. Dün Erdem Beye sordum. ‘’Hayır, beyin ölümü yok. Ağrılı uyaranlara yanıt veriyor, o kadar,’’ dedi. Anladığım kadarıyla hala bir yerlerdesin. Gitmekle gelmek arasında, yaşamla ölüm arasında, o gri, bilinmez alanda. Bugünde misin, ayak izlerinin silindiği geçmişte mi. Yoksa babamla mı konuşuyorsun. Onun yüzünü hatırlamıyorum. Aklımda kalan iri elleri, ter ve tütün kokusu. Onu sever miydin anne. Abim babamın sana aşık olduğunu, evlilik teklifini kabul etmezsen kendini Kayalar Çayına atmakla tehdit ettiğini söylediğinde çok şaşırmıştım. Annem olduğundan mı, hep asık duran yüzünden mi sana konduramamıştım. Oysa babam kocaman gülümserdi. Stüdyoda çekilmiş bir aile fotoğrafımız vardı. Babamla yan yanasınız. Abim on yaşında, senin yanında ayakta duruyor. Büyümüş de küçülmüş suratından her an taşmaya hazır muzip bir ifade. Ben babamın kucağında oturmuşum, üzerimde toz pembe şifon mu organze mi olduğunu çıkaramadığım bir elbise, buklelerin çevrelediği yusyuvarlak bir yüzde fal taşı gibi açılmış bir çift göz, başımda bir taç. Babasının biricik prensesi. Birlikte çektirdiğimiz son aile fotoğrafımız. Bir yıl sonra aramızdan kayıp gitti o güzel gülüşlü, ter ve tütün kokulu adam. Prensesini yapayalnız bırakıp gitti. Üçümüz dilsiz evde baş başa kaldık. Günler uzadı, geceler kısaldı. Geceler uzadı, günler kısaldı. Kar yağdı, yağmur yağdı, dolu taneleri sekti beton zeminde. Gri bulutların ardından güneş açtı. Önce ısıttı, sonra zar gibi inceltti ağustos öğleden sonralarını. Yine de zaman geçmek bilmedi. Abim evden gidince koltuk ve kanepe minderlerinin aralarına, kapı arkasındaki askılıklarda bekleyen giysilere çöken nefesler tortulandı. Ancak Kemal ile evlenip evden ayrıldığımda fark edebildim tenimde katmerlenmiş bunaltıyı.
Şimdi aklıma geldi. Yarın evine uğrayıp albümleri arayayım. Sonra o telaş ve kargaşada diğer eşyalarla birlikte atılırsa çok üzülürüm. Eminim abim de eski fotoğraflardan bazılarını ister. Hay Allah! Patavatsızın tekiyim işte. Ne olur affet. Yorgunluğuma ver. Şu koltukta biraz kestirsem iyi gelecek. Montu üzerime çekip ayaklarımı altıma aldım mı tamamdır. Uyku her şeyin ilacı. Kalp kırıklıklarının da, bin bir emekle yoktan var ettiğim korunaklı balonumun çeperini zorlayan anıların da.

Hemşire hastaları son bir kez dolaşmış, hala uyanık olanların tansiyonunu ölçmüş, nabzına bakmış, uyuyanlara ise dokunmamıştı. Gece yarısını geçmiş olmalıydı. Birden, bir kadın sesi serviste yankılandı. Art arda sıralanmış kelimeler dursuz duraksız bir dalga gibi yükseliyor, kırılma noktasında iç çekmelerle kesilerek düşüyordu: ‘’Gitti bal gözlü kızım! Gitti biricik yavrum! Bebesine doyamadan gitti. Bizleri bir başına koyup gitti. Dostlar, ben şimdi ne yapayım? Neresi alır beni? Allahım, biz ne yaptık da bu belayı verdin başımıza? Gül yüzlümün günahı neydi? Niye gencecik yaşında koparıp aldın bu fidanı? Büyük günah işlemedik. Harama el sürmedik, komşumuza, akrabamıza saygıda, sevgide bir kusur etmedik. Niye? Niye? Ah, ah! Ciğerim yanıyor, ciğerim! Fena oluyorum.’’
Koridorun uzak ucundan geliyordu ses. Araya bir başka kadının ve erkeğin sesleri karışıyordu. Füsun ayakkabılarını giyip odadan çıktı, o tarafa yöneldi. Hemşire kısa boylu tıknaz bir kadının koluna girmiş, kenarda duran bir sandalyeye yönlendiriyordu. Kadın yere çöker gibi oldu. Nöbetçi doktor kadının diğer koluna yapıştı, sandalyeye oturttular. Doktor hemşireye kadının tansiyonunu ölçmesini ve bir de sakinleştirici getirmesini söyledi. Kadına dönerek, ‘’Atiye Hanım, acınızı anlıyorum, ama biraz sakin olun. Bakın, burada ağır durumda bir sürü hasta var. Lütfen’’ dedi.
Nöbetçi Doktor Erdem’di. V yakalı açık mavi forma üstünün açıkta bıraktığı kolunda ihtimal ki bir ejderha dövmesinin kıvrılmış çatallı kuyruğu görülüyordu. Çıplak ayağına yeşil plastik saboları geçirdiği gibi yataktan fırlamış bir hali vardı. İhtisasının son yılındaydı. Serviste doktor Sevgi ile birlikte çalışıyordu. Füsun, Sevgi’nin daha yolun başında olduğunu tahmin ediyordu. Sabah ve akşamları Erdem’in söylediklerini not alır, elinde liste oradan oraya koşuştururdu. Pazartesi, çarşamba ve cumaları saat onda, ekibin başında asık suratlı hoca, ardında Erdem, adını bilmediği iki asistan, Sevgi ve en arkada başhemşire Saliha Hanım serviste yatan hastaları dolaşırdı. Hoca, bakışları ya karyolanın ucuna, ya da perdenin bir kıvrımına takılı, ancak yanındakinin duyabileceği kadar alçak bir sesle tane tane konuşurdu. Muhatabı Erdem’di. Arkalara sinmiş Sevgi’nin sesi hiç çıkmazdı. Ufak tefek bir kızcağız olmasına rağmen becerikli, yaman mı yamandı. Hastabakıcıları iyi çalıştırır, hemşirelere de istediğini tatlı dille yaptırırdı. Erdem ise donuk bir delikanlıydı. Bedeni burada, ruhu başka yerlerde geziniyor gibi. Aslında aynı benim gibi, diye içinden geçirdi Füsun.
Hemşire, tansiyon aletini kadının kolundan çıkarırken Erdem’e ‘’tansiyonu ona yedi. Sakinleştiriciyi vereyim mi?’’ diye sordu. Erdem’in başını sallaması üzerine küçük bir kaba koyduğu ilacı ve bir bardak suyu kadına uzattı. Kadın başını kaldırıp hemşireye baktı:
– Hap ne için?
– Sakinleşirsin, biraz rahatlarsın.
– İstemiyorum. Uyuşturmayın beni! Bırakın yavrumun acısı yüreğimi dağlasın. Gözlerim kan olsun, aksın.
Doktor Erdem araya girdi:
– Teyzeciğim. Sen yine yanarsın acına. Ama bak, böyle giderse sana bir şey olacak. Toruna kim bakacak?
Atiye Hanım doktorun bu sözünü duyunca oturduğu sandalyede dikleşti. Gözlerini karşıya, duvarın ötesindeki bir noktaya dikti, dişlerini sıktı. Başını öne salladı. Sesi fısıltıyla çıktı.
-Haklısın, doktor bey. Kim bakacak o masuma? Annem benim, bal badem kızım benim. Anan senin bebenin de anasıdır gayrı.

Füsun ile Atiye Hanım servis girişindeki koltuklarda oturup Atiye Hanımın oğlu gelene dek fısır fısır konuştular. Ceren Atiye Hanımın ortanca çocuğuydu. Abi evlenip barklandıktan sonra garsonluk, tezgahtarlık gibi gelir geçer işlerde çalışmış, geçen sene nihayet belediyeye işçi olarak kapağı atmıştı. Erkek kardeş askere gideli daha iki ay olmuştu. Baba akciğer hastasıydı, oksijen tüpüyle yaşıyordu. Ayakyoluna bile gidince, ki sekiz adımdı yatağından, tıknefes oluyordu. Zonguldak’tan emekli bir madenciydi. Nefes darlığı madenden dolayı mı, bir türlü vaz geçemediği sigaradan mı, belli değildi. Böyle gittiği yere kadar gidecekti. ‘’Çok şükür, büyük oğlan baba mesleğini seçmedi. Üç kuruş alıyor ama ben de, gelin de ellerimiz böğrümüzde işten dönüşünü beklemiyoruz’’, demiş ve oturduğu yerde iki yana sallanarak devam etmişti: ‘Her maden faciasında bütün madenci evlerine bir ateş düşer. İster babası, erkeği, kardeşinin çalıştığı maden olsun, ister dünyanın öbür ucunda. Bazı geceler avuçlarım ter içinde uyanırım. Yüreğim sanki mengenenin iki dudağı arasında. Bilirim ki olan olmuştur. Bir yerlerde birilerinin sevdiceği kısılıp kalmıştır kapanda.’’
Ceren’e gelince, ilkokuldan sonra okumamıştı. On yedisinde Serdar’la evlendirmişler, daha doğrusu evlendirmek zorunda kalmışlardı. Oğlan haylazdı. Bir işte dikiş tutturamıyordu. Aklı fikri kendi gibi hayta akranlarıyla gezmelerdeydi. Bir sabaha karşı polis kapılarına dayanmış, evi alt üst etmiş, banyodaki su rezervuarında beyaz paketleri bulunca damadı derdest edip götürmüşlerdi. Hayırsız uyuşturucu işine de bulaşmıştı. Gidiş o gidiş. Ceren doğum yaptığında hapisteydi. Daha on sene çıkacağı da yoktu. Ceren’le minik Buse baba evine taşınmıştı. Atiye Hanım, üç gün önce Ceren’i banyoda yerde bulmuştu. Kaptıkları gibi Acil’e getirmişlerdi. Dediklerine göre beynine kanamış. O zamandan beri ne bir ses, ne bir hareket. Bal gözlü, gül yüzlü kızını ölüm banyodayken yoklamış, tırnaklarını geçirip bir daha da bırakmamıştı. Ya, işte böyleydi, ablası. Allah’a isyan olmazdı elbet, ama daha pek gençti. Gün yüzü görmeden, gök yüzünde kayan bir yıldız gibi çekip gitmişti. Atiye Hanım gözleri yerde bir noktada takılı, iki yana sallanarak fısıldadı: ‘’Ah Füsun Hanımcığım, ah! Yine bizden yana düştü ölüm. Kader işte. Bu da gelip geçecek. O masum yavru büyüyecek, anası gibi güzel bir genç kız olacak. İnşallah helal süt emmişe düşer. Onu neler bekliyor, bir bilebilsem. Ama bilmek Rabbime mahsus. İsyan etmek olmaz. Bize düşen ömrümüzü şu fani dünyada tamamlayıp Sırat köprüsünden geçmek, kurban olduğum Yaradan’ımın cennetine girmek. Öyle değil mi, kardeş?’’
Atiye Hanım sustu. Füsun’un gözlerinin önüne, ne olup bittiğini anlamayan, ağlayan annesinin eline yapışmış küçük bir kız çocuğu geldi. Buhur ve çörekotunun birbirine karışmış kokusu burun direğini sızlattı. Bayılacağını hissedip izin istedi, odaya döndü. Annesi onu bıraktığı gibi uyuyordu. Monitörün ekranında yeşil çukur ve sivri tepeler birbirini izliyordu.

ROOTS OF HEART (2010)

SECTION ONE: ANNABEL AND PAUL

CHAPTER ONE

‘’Where’s my blue striped shirt? Dammit I can’t find it!’’ He was getting nervous, it was 8:00 am and he had to be ready to meet his client at 3:00 pm with all the sketches done by then. ‘’Ann? Do you hear me? Hello? Ann, would you mind looking upstairs?’’ He went to the aisle and shouted downstairs.
‘’What’s the matter, honey?’’ Ann stepped out of the kitchen.
‘’Where’s the shirt you bought for me for our anniversary this year? The one with thin blue stripes and blue collar. I can’t find it in my closet!’’
‘’Oh dear, it’s down in the laundry, I’m gonna wash them today. Could you wear something else?’’
‘’I guess I have to!’’ Paul replied. He browsed the hanging shirts quickly and picked a white one. ‘’And she is at home most of the time! She is lazy!’’ He grumbled as he put on the shirt. The second button from the top got loose and he swore. He took it off and threw on the bed. He went to the wardrobe and picked another shirt with light gray stripes on white. While he was putting it on and buttoning it up, he glanced at his image on the cheval glass. He had a nice figure at the age of forty-two although he did nothing for it, no workout, no other sports. This he owed to his old days as a ballet dancer. He knew he might soon need to do something to keep it like that as the years passed by. He was a handsome man, he was well aware of it since his teenage years. He was used to the admiring and flirtatious looks of women. His woman friends would say what attracted them the most were his dark green eyes located deep and surrounded by long thick eyelashes. The corners of his full lips were tilted upward slightly giving him an expression of a playful young boy free of any worries. Most women would die for his smile, they would say, and he knew when to smile.
He changed his pants; black would look better instead of navy. He combed his blond hair to the back carefully, put on the fragrance he had recently discovered – a light breeze mixed with a fresh woody tone – and after a final look in the mirror, he headed downstairs.
‘’Ann, one of the buttons on my white shirt came loose. I left it on the bed. Ok? The button is on the dressing table, on top of your lipstick box.’’
‘’Ok, dear. I’ll take care of the laundry and the house as soon as the kids leave for school. Elsa, you’re late for school. Enough of make-up and watching yourself in the mirror!’’ She shouted while putting peanut butter on two slices of bread for Peter and Andy. Elsa was thirteen years old, a typical teenager in full protest and negation. Luckily the remaining two would let them breathe a little; Peter was eight and Andy six. The boys grew up later than girls, so she would be ok for at least two or three years after ‘’the Elsa hurricane’’ calmed down.
‘’What did you do to your hair?’’ Paul was surprised. ‘’Elsa, you appear as someone who put her finger in the power outlet! Is this trendy?’’
‘’Don’t make fun of it, dad! It looks good. But I need to have it cut a little more so it’ll be better. This is how I like it. I don’t care if it’s in or out!’’
‘’Wow! My girl has developed a personality of her own. Unlike her equals who follow every single change in their idols, she has her own choices!’’
‘’Please, dad! Don’t tease me! You talk as if you weren’t young!’’
‘’Now what did I say? I like it when you have your own style, Elsa.’’
‘’No breakfast? You have a test in math and you need to eat something to have your mind working.’’ Annabel said to Elsa.
‘’No time, mom.’’ She left hastily grabbing a banana and the books on the chair.
‘’Glad that we didn’t quarrel with her this morning. Sometimes I think she does it purposely to drive me crazy, not that she wants to do it that way. Now she’s obsessed with her weight. I’m worried that she’s gonna be anorexic, Paul.’’
‘’She does eat. She looks ok now. You know how girls are at this age. Their image is very important for them for self-confidence. And she has an example here to be careful about it.’’ He regretted as soon as he blurted out the last sentence. Now he had to be ready for Ann’s backfire. Ann was very sensitive about her weight problem. He remembered the time when he first met her at a party. They were celebrating the premiere of Prokofiev’s Romeo and Juliet after the play and he was the star in the party. Annabel was an attractive young woman then, in her early 20’s, with big dark blue eyes, black hair and a fair skin. When he first noticed her he thought she could be the best Snow White he had ever seen. They became friends, and soon later a couple that everybody pointed out as a perfect one; they looked so good together. Ann was studying finance, but she could never finish it and dropped at last. Paul was a good dancer, however, deep in his heart he knew he was not the best. Eddie, his friend, had the passion and talent, dancing the most difficult figures after a short exercising whereas Paul had to spend his nights at the hall practicing over and over. He was good, but with hard working and discipline. He was not envious of Eddie. He knew this had to do with talent, something that was given at birth or not. He was aware his dancing career would not last long if he did not devote his life to it completely. After an injured knee in an automobile accident, he quit his career as a dancer.
Those days were hard. They lived on Ann’s salary barely enough for one. He worked at restaurants on and off until he met his old professor of drawing at arts school one day who offered to work together in a project of a big entertainment center. He started helping him with the sketches, and learning more to become a storyboard artist. Professor David Edmonston had good connections with the media and movie industry and he soon became his right hand in storyboarding of some hit movies. Now they were partners, but Dave had left the reigns to him, getting ready to retire and realize his dream of settling on one of the Seychelles Islands.
Annabel could not lose the extra pounds she had gained during her pregnancies, and this ended up in an overweight lady, and the loss of Snow White’s elegance. Paul did not care about it much; it was Annabel who was worried. She would get into endless dietary schemes, at first with enthusiasm and great confidence in herself – that this was it-, but none seemed to work, on the contrary, had an opposite effect on her appetite. She tried medications in vain as she had to quit them because of nightmares and depression. She appeared to get in terms with her weight problem in time, but this was merely a suppression that led to occasional bursts of unexplainable anger and crying. Paul did his best not to touch to this wound still bleeding. Unfortunately, here he was, implying it.
Ann did not react. Either her mind was busy or she pretended no to hear. Taking a quick glance at her, Paul changed the subject. ‘’Today I’m gonna present my proposal for the new movie. I need to make a few more drawings, though. If I can get the job it’ll be fantastic! He’s the director everyone’s dying to work for.’’
‘’I’m sure you’ll be great. I’ll pray for you, honey. I need to close the accounts of the companies soon, so I need to work hard, too. The New Year’s coming; after Thanksgiving, there it is. A busy time for all financially.’’ That was the way she was -always talking about her self. He was busy, but she was, too. He was working, but she had a lot to do, as well. Not exactly a whiny type, but did not give him time to inquire about her job on his own. She would not let him enjoy his successes the way he wanted to, either. Did he know how hard she worked to keep accounts of several companies, take care of the kids, cooking, cleaning, laundry, gardening, all? Okay, she was whiny. ‘’Andy, Peter, finish the orange juice, you’re gonna miss the school bus. Hurry up!’’
Every morning was like that, pushing the kids to get ready in time. He hated such mornings. He liked to make a smooth start to the day. No yells, no hurry ups, but a hot bath accompanied by a nice music, preferably Chopin’s nocturnes, followed by shaving, dressing and a light breakfast of whole bran flakes with skimmed milk and fruits, then driving to work while listening to Enya or Enigma. This was his routine on most days when he did not have an appointment or a project squeezing him. He did not have strict working hours, only projects with certain deadlines. Sometimes he would stay at the studio late at night and come home around 3:0 am. He loved to work in silence when all the other colleagues left. He would turn on his cd player and dance nude in the big hall to relax. This was refreshing for him, one of the rare moments he felt he was alive. Of course, excluding those with Cathy.
He grabbed the sandwich Annabel had prepared for him, gave a kiss to her on the cheek and rushed out to the garage. A new day… ‘’Good morning, life! Let’s move on.’’

A MAN, A WOMAN, A STORY (2009)

Day One: Memories

Go placidly amid the noise and haste,
And remember what peace there may be in silence….

Be yourself. Especially, do not feign affection.
Neither be cynical about love;
For in the face of all aridity and disenchantment
It is as perennial as the grass.

Max Ehrmann (Desiderata)

The man raised his head from the pile of books scattered on the floor along the wall. He was holding a green-covered pocket size book with a miniature on the front cover. He glanced at the title: Poems by Rumi. He had read more than half of it while waiting beside his mother in the hospital; that was about two years ago, the only time he read it. The outer paper cover was torn in the edges. He wondered how easy it was for the books to get worn, only one or two days in the pocket and there you go. He remembered vividly the time he received it in the mail. His address on the yellow envelope with her unique handwriting: The long upward tails of k, b, d and l’s sloping leftward and ‘a’ resembling ‘o’ more than ‘a’. Not so legible, but once you got used to it, easy to decipher. On the left upper hand, her name and the address of the hotel she was staying then. A piece of paper –the same size as the book- was enclosed; a short note printed with the same handwriting starting with ‘’my dear Peter’’. She used to address him like that since the beginning of their friendship, not ‘dear’, but ‘my dear’. How long had it been? One and a half year? To be exact, one year and ten months since her last e-mail: ‘’I did not delete you, but I think it is better for you not to contact for a while’’. Just one line. No addressing, no signature. A plain sentence, void of any emotions…

He glanced at his watch. It was 8:30 am, 4:30 pm there. She was probably driving home from the hospital. She had once said it took about half an hour to drive home. She lived in a suburb with many multi-story condos around. Based on what he saw through the cam on her laptop as she showed him around from the window. This was when she moved to her new house, ‘the heaven house’ as Eda – her daughter – liked to call it. ‘’The space between the wardrobe and the bed is about 6 to 7 inches, my dear. You must not gain weight!’’ she had added joyfully.

‘’I couldn’t live there. No. I wouldn’t be happy. A city with a population of 4,5 to 5 millions. No matter if the house was in the suburbs, I wouldn’t. I definitely wouldn’t’’, he thought. He recalled their argument. The first of the fast trip to the last.
‘’Your world is alien to me.’’
‘’Why do you say so, Peter? Have I ever told you to come over here and settle? We could find a way. Of course, if it is meant to be. We haven’t even met yet! We don’t even know if we’ll like each other – in your words – the chemistry between us. Isn’t this what you preach? Live the day? Deal with the problems one by one as they arise? Haven’t we promised for that? It seems that while I was living the day and not thinking about the future, you were worrying about it! It means you don’t keep your advice!’’
‘’I am human. Can’t I make mistakes? You’re expecting too much from me!’’
‘’Ok, no need to get upset. Do you remember the letter I wrote to you some time ago? I drew a vague picture of the future I predicted if we ever thought there was a chance to be together when we met. You’d come and stay with me for a couple of months, I’d go there and be with you for 2 months in summer. We would keep this until we were sure it would work out for us. And you told me you liked the idea. Do you remember? If we both realized we wanted to spend the rest of our lives together I would retire and move there. And this wasn’t not long ago!’’
‘’But this is years later from now!’’
‘’Yeah, of course! Are we in a hurry, Peter? Wasn’t it you who told me we could take it easy and first become good friends?’’

Post Navigation