omrumsworld

Archive for the category “POEMS”

(the woman in the grey city)

(the woman in the grey city)

Advertisements

Kitabım satışa sunuldu

z

İKİNCİ ROMAN (İlk 3 Bölüm)

1

Sokak lambalarının ışığı ölgün sarıydı o zamanlar; bir büyü gibi geceye uzardı. Yorgunluktan birbirine dayanan bakımsız çirkin binalar gece indi mi silkinir, gri paltolarını bir kenara fırlatır, ışıltılı elbiseleriyle göz kırpardı. Okul çıkışı doğrudan hastaneye, abimin yanına gelirdim. Annem ben gelmeden az önce biraz dinlenmek, geceye ve ertesi güne güç toplamak için eve gitmiş olurdu. Hava karardığında ödevlerimi bitirirdim. Hasta yatağında uyuyan abimin zayıflamış yüzü çiğ floresan ışıkta daha da solar, öleceği endişesi küçük yüreğimi ele geçirince korku ve bilinmezin uğursuz birlikteliği karşısında kendimi çok zayıf ve çaresiz hissederdim. Toz ve yağmur karışımının sıvadığı camın ardında bulurdum avuntumu. Dar – geniş, küçük – büyük pencerelerde dans eden ışık, o evlerde televizyon seyredildiğinin işaretiydi. İçimden sayarak ışığın ne zaman değişeceğini tahmin etmeye çalışırdım. Bu oyun, komşumuz Nejad Amca iş dönüşü uğrayıp evlerine götürmek için beni alana dek sürerdi.
Abimin taburcu olacağı gününün bir önceki akşamı yüreğim buruk, el salladım o pencerelere. Artık tülü aralayıp teklifsizce içeri süzülemeyecek, yabancı olduğum halde fark edilmeden ailenin bir bireyi gibi aralarına karışamayacaktım. Evde odamın penceresinden, yanıp sönen ışıklar değil, Özlem Apartmanının aramızdaki boş arsaya bakan simsiyah duvarı görünürdü. Cumartesi ve pazarları abim, Can ve mahallenin oğlanları o arsada futbol oynardı. Bir şamata, bir gürültü. Aksi mi aksi bir komşumuz vardı, adı neydi, unutmuşum, ama sen mutlaka hatırlarsın. Apartman yöneticisinin kabusu, mahallelinin baş belası. Bir keresinde iri ve şişman gövdesiyle kapımıza dayanmış, elini beline koyup, sana ağzını açacak fırsat vermeden abimi şikayet etmişti. Kadına aylarca küsmüştün. Araya yaşlı komşu teyzeler girmese barışacağın yoktu. O huysuz kadın yüzünden maçlar sıklıkla yarım kalırdı. Can topu koltuğunun altına sıkıştırıp al al olmuş yanaklarıyla söylenerek giderdi. Öfkelenmek bile yakışırdı ona.
Çok sonraları, ben fakülte ikinci sınıftayken, o arsaya üç tarafı geniş pencerelerle çevrili bir bina dikildi. Ankara’nın isine pasına inat kar beyazı sıvalı, beş katlı bir yapı. Bir inşaat şirketi kiraladı. Afili bir adı vardı: Roma İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi. Bir sabah tabelayı indirip, apar topar ortadan kaybolduklarını fark ettik. Sözüm ona iki yılda bitirecekleri büyük bir sitenin dairelerini temelden ikişer üçer kişiye satmış, paraları toplayıp kaçmışlar. Bina uzun bir süre hayalet gibi kaldı. Karanlık ve nefessiz. Soğuk kış geceleri penceremden dışarı sarkarak hayat kıvılcımını yitirmiş o kapkara gözlere karşı günün son sigarasını tüttürürdüm. Sigara içtiğimi senden uzun süre gizlemiştim. Oysa bal gibi biliyordun, değil mi. Herhalde yüz göz olmak istemedin, belki de umursamadın. Sigaranın kekremsi kokusunun beni sarıp sarmaladığını, gözeneklerime sızdığını, sinsi bir asalak gibi varlığını varlığıma doladığını ancak bıraktıktan sonra fark ettim.
Üç gündür hastane odasında ter kokmuşum. Bunaldım da. Sana laf çarpmak gibi bir niyetim yok anne, lütfen yanlış anlama. Beyin damarı tıkanmış, konuşamayan, hareket edemeyen yaşlı bir kadıncağıza sitem etmek aklımdan bile geçmez. Akşamüstü çıkıp açık havada dolaşmak iyi geldi. Saat yedi gibi evine gittim. Apartman aralığında kavrulmuş soğan ve et kokusu beni karşıladı. Sebzeli et yahnini anımsadım. Hiç mi hiç sevmezdim. Doğramadan, saplarıyla tencereye koyduğun maydanoz, patates ve ete canı çekilmiş yılan gibi dolanırdı. İğrenerek tabağın bir kenarına toplardım. Tabağın ortasındaki soluk et parçası her lokmada daha da büyürdü. Uğursuzdu. Kötücüllüğü çağrıştırırdı. Kopuşu. Kayıp gidişi. Nereden geldiğine bir türlü akıl erdiremediğim küf ve rutubet kokusuyla tıkanan genzimi, çıkmaz dehlizdeki bir başınalığımı.
Misafir havlularını elimle koymuş gibi buldum. Özenle katlayıp yatak odasındaki gömme dolabın en üst çekmecesine yerleştirmişsin. Sağda çiçek demeti, kurdele veya sevimli köpek deseni işli beyaz, leylak, somon rengi el havluları, solda beyaz ve toz pembe iki banyo havlu takımı. Deterjan ve yumuşatıcının davetkarlığı çoktan kaybolmuş, havlu kıvrımlarına beklemenin bezginliği sinmiş. Pembe banyo takımını kullandım, umarım senin için bir sakıncası yoktur. Elmalı şampuan şişesine dolanmış uzun gri saç telini parmakladım, tuvalete attım. Sabundaki saç tellerini temizlemek daha zor oldu. Akar suya tuttum, çoğu lavabonun deliğinden süzüldü. İnatlaşanları tuvalet kağıdıyla toplayıp hallettim. Yine midem bulandı. Buzdolabındaki yarısı boş süt kutusunu çıkarken apartmanın çöp bidonuna attım. Elmaları ve mandalinaları bir poşete doldurup yanımda getirdim. Bak, buzdolabının sebze gözüne yerleştiriyorum. Su azalmış, bir ara aşağı inip büfeden almalı. Islak mendil, kullan at bardaklar, pötibör bisküvi. Listeye alt bezini de ekledim, merak etme.
Kusura bakma anne, ne kadar çok sevdiğini bildiğim halde çiçek almadım. Vazoda boyunlarını eğip ölmelerine dayanamıyorum. Büfenin yanındaki işportada yapma çiçek buketi satılıyor. Hepsi berbat. Kırmızı güllerin üzerine bolca sarı sim püskürtmüşler. Eskinin yılbaşı kartları gibi. Ne güzeldi o kartlar, değil mi. Tırnaklarımla simi kazıyıp saçıma sürer, sarışın, mavi gözlü, güzeller güzeli Prenses Sindi olurdum. Baloya gittiğimde bütün gözler üstüme çevrilirdi. Dans pistinde ben Prensin kollarında süzülürken genç kızlar hasedinden çatlar, delikanlılar iç geçirirdi. İşte hiç bilmediğin bir şey itiraf ettim. Böylelikle seni gizlice çantamı, çekmecelerimi karıştırma, ben uyur numarası yaparken yastığımın altına elini sokup kilitli günlüğümün anahtarını arama zahmetinden kurtarmış oldum. Zaten anahtarı bulsaydın da işe yaramazdı. Günlüğümü kendimce şifrelemiştim: Her harfin yerine ondan sonra gelen beşinci harfi kullanınca ortaya saçma sapan, anlaşılmaz bir şey çıkıyordu. Bunu tahmin etmemiştin, değil mi anne. Ne yapalım, kendimi korumam gerekiyordu. Hadi itiraf et: Burnunu özelime çok fazla sokuyordun.
Eğer bulursam çiçek yerine pencere kenarına koyabileceğim kadar küçük yapay yılbaşı çamı almayı düşünüyorum. Yarın sabah bununla ilgilenirim. Hele bir doktorlar dolaşsın, tetkike gidecek misin gitmeyecek misin belli olsun. Apartmanının giriş katındaki komşu, salon penceresinin tam önüne kocaman bir çam ağacı koymuş. Pırıltılı toplar, yeşil, mavi, kırmızı kalplerle süslemiş. Rengarenk ışıkları yanıp söndükçe yüreğimi garip bir sevinç kaplıyor. En tepede sarı yaldızlı bir yıldız. Kara bakışlılara inat, parlıyor.
Sana bunları niye anlatıyorum ki. Beni anladığından emin değilim, hatta duyuyor musun, onu bile bilmiyorum. Dün doktor Erdem Beye sordum. ‘’Hayır, beyin ölümü yok. Ağrılı uyaranlara yanıt veriyor, o kadar,’’ dedi. Anladığım kadarıyla hala bir yerlerdesin. Gitmekle gelmek arasında, yaşamla ölüm arasında, o gri, bilinmez alanda. Bugünde misin, ayak izlerinin silindiği geçmişte mi. Yoksa babamla mı konuşuyorsun. Onun yüzünü hatırlamıyorum. Aklımda kalan iri elleri, ter ve tütün kokusu. Onu sever miydin anne. Abim babamın sana aşık olduğunu, evlilik teklifini kabul etmezsen kendini Kayalar Çayına atmakla tehdit ettiğini söylediğinde çok şaşırmıştım. Annem olduğundan mı, hep asık duran yüzünden mi sana konduramamıştım. Oysa babam kocaman gülümserdi. Stüdyoda çekilmiş bir aile fotoğrafımız vardı. Babamla yan yanasınız. Abim on yaşında, senin yanında ayakta duruyor. Büyümüş de küçülmüş suratından her an taşmaya hazır muzip bir ifade. Ben babamın kucağında oturmuşum, üzerimde toz pembe şifon mu organze mi olduğunu çıkaramadığım bir elbise, buklelerin çevrelediği yusyuvarlak bir yüzde fal taşı gibi açılmış bir çift göz, başımda bir taç. Babasının biricik prensesi. Birlikte çektirdiğimiz son aile fotoğrafımız. Bir yıl sonra aramızdan kayıp gitti o güzel gülüşlü, ter ve tütün kokulu adam. Prensesini yapayalnız bırakıp gitti. Üçümüz dilsiz evde baş başa kaldık. Günler uzadı, geceler kısaldı. Geceler uzadı, günler kısaldı. Kar yağdı, yağmur yağdı, dolu taneleri sekti beton zeminde. Gri bulutların ardından güneş açtı. Önce ısıttı, sonra zar gibi inceltti ağustos öğleden sonralarını. Yine de zaman geçmek bilmedi. Abim evden gidince koltuk ve kanepe minderlerinin aralarına, kapı arkasındaki askılıklarda bekleyen giysilere çöken nefesler tortulandı. Ancak Kemal ile evlenip evden ayrıldığımda fark edebildim tenimde katmerlenmiş bunaltıyı.
Şimdi aklıma geldi. Yarın evine uğrayıp albümler nerede, bir arayayım. Sonra o telaş ve kargaşada diğer eşyalarla birlikte atılırsa çok üzülürüm. Eminim abim de eski fotoğraflardan bazılarını ister. Hay Allah! Patavatsızın tekiyim işte. Ne olur affet. Yorgunluğuma ver. Şu koltukta biraz kestirsem iyi gelecek. Montu üzerime çekip ayaklarımı altıma aldım mı tamamdır. Uyku her şeyin ilacı. Kalp kırıklıklarının da, bin bir emekle yoktan var ettiğim korunaklı balonumun çeperini zorlayan anıların da.

Hemşire hastaları son bir kez dolaşmış, hala uyanık olanların tansiyonunu ölçmüş, nabzına bakmış, uyuyanlara ise dokunmamıştı. Gece yarısını geçmiş olmalıydı. Birden, serviste bir kadın sesi yankılandı. Art arda sıralanmış kelimeler dursuz duraksız bir dalga gibi yükseliyor, kırılma noktasında iç çekmelerle kesilerek düşüyordu: ‘’Gitti bal gözlü kızım! Gitti biricik yavrum! Bebesine doyamadan gitti. Bizleri bir başına koyup gitti. Dostlar, ben şimdi ne yapayım? Neresi alır beni? Yarabbim, biz ne yaptık da bu belayı verdin başımıza? Gül yüzlümün günahı neydi? Niye gencecik yaşında koparıp aldın bu fidanı? Büyük günah işlemedik. Harama el sürmedik, komşumuza, akrabamıza saygıda, sevgide bir kusur etmedik. Niye? Niye kınalı kuzumu koparıp aldın? Ah, ah! Ciğerim yanıyor, ciğerim! Fena oluyorum.’’
Koridorun uzak ucundan geliyordu ses. Araya bir başka kadının ve erkeğin sesleri karışıyordu. Füsun ayakkabılarını giyip odadan çıktı, o tarafa yöneldi. Hemşire kısa boylu tıknaz bir kadının koluna girmiş, kenarda duran bir sandalyeye yönlendiriyordu. Kadın bir ara yere çöker gibi oldu. Nöbetçi doktor kadının diğer koluna yapıştı, sandalyeye oturttular. Doktor hemşireye kadının tansiyonunu ölçmesini ve bir de sakinleştirici getirmesini söyledi. Kadına dönerek, ‘’Atiye Hanım, acınızı anlıyorum, ama biraz sakin olun. Bakın, burada ağır durumda bir sürü hasta var. Lütfen’’ dedi.
Nöbetçi Doktor Erdem’di. V yakalı açık mavi forma üstünün kol kenarından aşağıya ihtimal ki bir ejderha dövmesinin kıvrılmış çatallı kuyruğu uzanıyordu. Çıplak ayağında yeşil plastik sabolarla yataktan fırlamış bir hali vardı. İhtisasının son yılındaydı. Serviste doktor Sevgi ile birlikte çalışıyordu. Füsun, Sevgi’nin daha yolun başında olduğunu tahmin ediyordu. Sabah ve akşamları Erdem’in söylediklerini not alır, elinde liste oradan oraya koşuştururdu. Pazartesi, çarşamba ve cumaları saat onda, ekibin başında asık suratlı hoca, ardında Erdem, adını bilmediği iki asistan, en arkada Sevgi ve başhemşire Saliha Hanım serviste yatan hastaları dolaşırdı. Hoca, bakışları ya karyolanın ucuna, ya da perdenin bir kıvrımına takılı, ancak yanındakinin duyabileceği kadar alçak bir sesle tane tane konuşurdu. Muhatabı Erdem’di. Sevgi’nin sesi hiç çıkmazdı. Ufak tefek bir kızcağız olmasına rağmen becerikli, yaman mı yamandı. Hastabakıcıları iyi çalıştırır, hemşirelere de istediğini tatlı dille yaptırırdı. Erdem ise donuk bir delikanlıydı. Bedeni burada, ruhu başka yerlerde geziniyor gibi. Aslında aynı benim gibi, diye içinden geçirdi Füsun.
Hemşire, tansiyon aletini kadının kolundan çıkarırken doktor Erdem’e ‘’tansiyonu ona yedi. Sakinleştiriciyi vereyim mi?’’ diye sordu. Erdem’in başını sallaması üzerine küçük bir kaba koyduğu ilacı ve bir bardak suyu kadına uzattı. Kadın başını kaldırıp hemşireye baktı:
– Hap ne için?
– Sakinleşirsin, biraz rahatlarsın teyzeciğim.
– İstemiyorum. Uyuşturmayın beni! Bırakın yavrumun acısı yüreğimi dağlasın. Gözlerim kan olsun, aksın.
Doktor Erdem araya girdi:
– Teyzeciğim. Sen yine yanarsın acına. Ama bak, böyle giderse sana bir şey olacak. Toruna kim bakacak?
Atiye Hanım doktorun bu sözünü duyunca oturduğu sandalyede dikleşti. Gözlerini karşıya, sanki duvarın ötesindeki bir noktaya dikti, dişlerini sıktı. Başını ağır ağır öne salladı. Sesi fısıltıyla çıktı:
-Haklısın, doktor bey. Kim bakacak o masuma? Annem benim, bal badem kızım benim. Anan senin bebenin de anasıdır gayrı.

Füsun ile Atiye Hanım servis girişindeki koltuklarda oturup Atiye Hanımın oğlu gelene dek fısır fısır konuştular. Ceren Atiye Hanımın ortanca çocuğuydu. Abi evlenip barklandıktan sonra garsonluk, tezgahtarlık gibi gelir geçer işlerde çalışmış, geçen sene nihayet belediyeye işçi olarak kapağı atmıştı. Erkek kardeş askere gideli daha iki ay olmuştu. Baba akciğer hastasıydı, oksijen tüpüyle yaşıyordu. Ayakyoluna bile gidince, ki sekiz adımdı yatağından, tıknefes oluyordu. Zonguldak’tan emekli bir madenciydi. Nefes darlığı madenden dolayı mı, bir türlü vaz geçemediği sigaradan mı, belli değildi. Böyle gittiği yere kadar gidecekti. ‘’Çok şükür, büyük oğlan baba mesleğini seçmedi. Üç kuruş alıyor ama ben de, gelin de ellerimiz böğrümüzde işten dönüşünü beklemiyoruz’’, demiş ve oturduğu yerde iki yana sallanarak devam etmişti: ‘‘Her maden faciasında bütün madenci evlerine bir ateş düşer. İster babası, erkeği, kardeşinin çalıştığı maden olsun, ister dünyanın öbür ucunda, hiç fark etmez. Bazı geceler avuçlarım ter içinde uyanırım. Yüreğim sanki mengenenin iki dudağı arasında. Bilirim ki olan olmuştur. Bir yerlerde birilerinin sevdiceği kısılıp kalmıştır kapanda.’’
Ceren’e gelince, ilkokuldan sonra okumamıştı. On yedisinde Serdar’la evlendirmişler, daha doğrusu evlendirmek zorunda kalmışlardı. Oğlan haylazdı. Bir işte dikiş tutturamıyordu. Aklı fikri kendi gibi hayta akranlarıyla gezmelerdeydi. Bir gün sabaha karşı polis kapılarına dayanmış, evi alt üst etmiş, banyodaki su rezervuarında beyaz paketleri bulunca damadı derdest edip götürmüşlerdi. Hayırsız uyuşturucu işine de bulaşmıştı. Gidiş o gidiş. Ceren doğum yaptığında hapisteydi. Daha on sene çıkacağı da yoktu. Ceren’le minik Buse baba evine taşınmıştı. Atiye Hanım, üç gün önce Ceren’i banyoda yerde bulmuştu. Kaptıkları gibi Acil’e getirmişlerdi. Dediklerine göre beynine kanamış. O zamandan beri ne bir ses, ne bir hareket. Bal gözlü, gül yüzlü kızını ölüm banyodayken yoklamış, tırnaklarını geçirip bir daha da bırakmamıştı. Ya, işte böyleydi, ablası. Allah’a isyan olmazdı elbet, ama daha pek gençti. Gün yüzü görmeden, gök yüzünde kayan bir yıldız gibi çekip gitmişti. Atiye Hanım gözleri yerde bir noktada takılı, iki yana sallanarak fısıldadı: ‘’Ah Füsun Hanımcığım, ah! Yine bizden yana düştü ölüm. Kader işte. Bu da gelip geçecek. O masum yavru büyüyecek, anası gibi güzel bir genç kız olacak. İnşallah helal süt emmişe düşer. Onu neler bekliyor, bir bilebilsem. Ama bilmek Rabbime mahsus. İsyan etmek olmaz. Bize düşen ömrümüzü şu fani dünyada tamamlayıp Sırat köprüsünden geçmek, kurban olduğum Yaradan’ımın cennetine girmek. Öyle değil mi, kardeş?’’
Atiye Hanım sustu. Füsun’un yüreği daraldı; gözlerinin önüne, ağlayan anneannesinin eline yapışmış, ne olup bittiğini anlamayan küçük bir kız çocuğu geldi. Buhur ve çörekotunun birbirine karışmış kokusu burun direğini sızlattı. Bayılacağını hissedip izin istedi, odaya döndü. Annesi onu bıraktığı gibi uyuyordu. Monitörün ekranında yeşil çukur ve sivri tepeler birbirini izliyordu.

2

– Annem acı çekti mi Füsi?
– Sanmıyorum. Bilinci kapalıydı. Doktorlar ağrısı, sızısı yok, demişlerdi. Zaten topu topu sekiz gün sürdü.
– Yetişemedim.
– Üzülme abi. Kimseyi tanımıyordu. Bilinci kapalıydı dedim ya.
Adam çabuk hareketlerle köpüğü fincanın kenarından kaşıkla sıyırdı, ortaya itti. Köpükteki kalp şekli yassılaştı, hafifçe sola doğru yattı. Yumuşak bir manevrayla kaşığı köpüğün altına daldırdı, bir hamlede ağzına götürdü. Yutkunurken gözlerini kapattı. Dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yayıldı.
Füsun, kırlaşmış uzun saçını sımsıkı tarayıp ensede toplamış olan bu adamı ne kadar çok sevdiğini düşündü. Ortam değişti birden. Masalar, sandalyeler silindi. Pastanedekilerin sesleri derinleşti, boğuklaştı, kayboldu. Füsun’un karşısında bıyığı yeni terlemiş, sesi çatallaşmış, siyah fırça saçlı, sivilceli abisi duruyordu. Yer Sergen Pastanesi. Füsun ilkokul üçüncü sınıfta. Sömestr karnesini yeni almış, notların hepsi pek iyi. Abi – kardeş kutlaması. İkisinin de önünde birer porsiyon profiterol ve tavşan kanı çay. Günlerden cumartesi. Ankara’nın ayazı küçük Füsun’un yanaklarını tokatlamış. Dışarıdaki kül rengi, iki boyutlu şehre inat, çay sıcacık. Pastane de.
Füsun, Ankara böyledir işte, diye aklından geçirdi. Renksiz, sevgisiz ve huysuz. Yeni birini kolay kolay içine almaz, bağrına basmaz. Alenen yok sayar seni. Bir köşe başında ya da meydanda karşına dikilir, betondan fışkıran ciddiyetle azarlar: ‘’Madem geldin ve burada kalmaya niyetlisin, o halde benim kuralıma uyacaksın: Dikkatimi çekmeyecek, gözüme çarpmayacaksın. Herkes ne yapıyorsa öyle yap, öyle giyin, öyle otur ve kalk. Yok et kendini.’’ Ankara bu. Şehir görünümlü, kasaba ruhlu başkent. Sıkıysa yapma dediğini.
Füsun vapur düdüğüyle kendine geldi. Metin kapuçinosunu bitirmiş, cep telefonuna dalmıştı.
– Bıyığına köpük bulaşmış abi.
– Nerde?
-Tam ortada. Hah, şimdi gitti.
Metin telefonunun ekranını karartıp montunun iç cebine attı. Gözlerini kısarak Füsun’a baktı, aklına takılan soruyu sorup sormamak arasında tereddüt etti. Hafifçe öne eğilip Füsun’a yaklaştı ve alçak bir sesle konuştu:
– Annem ne akla hizmet sonradan sonraya İstanbul’a taşındı?
– Onu bilirsin abi. Eşi, dostu azdır, ama yalnızlığı da sevmez. Semahat Teyze ve Nejad Amca çoktan İstanbul’a yerleşmişti. Has dostu Necla Hanım neden sonra evlenip İzmir’e gitti. Alt kat komşusu Sabiha Teyze de vefat edince apartmanda gençlerin arasında sıkıldı. Kimi kimsesinin kalmadığından yakınıyordu. Bir sabah ‘’Evi sattım. İstanbul’a taşınıyorum’’ diye beni aradı. O hafta sonu evi boşalttı. Semahat Teyzelerin iki apartman yukarısında bir daire tutmuş.
– Sen vardın.
– Efendim?
– Ankara’da sen vardın, diyorum. İnsan yaşlanınca kızına yakın oturmak ister. Desteğini alabilsin, hastalanır, elden ayaktan düşerse kızının eli üstünde olabilsin diye. En azından işler bizde hala böyle, değil mi?
– Annemle pek yakın değildik. İş güç derken iyice uzaklaştık.
Metin Füsun’un bakışlarının gölgelendiğini fark etti, elini tuttu, sıktı. Korktuğu başına gelmişti. Hiç istemediği halde kardeşinin yüreğinin derinlerindeki kabuk bağlamış yarayı kaşımış ve kanatmıştı.
-Üzülme Füsi. Hay dilim tutulaydı.
– Yok, üzülmüyorum abi. Artık üzülmeleri geride bıraktım. Daha pek çok şeyi de.
– Senin kabahatin değil. Annem, ne desem, mesafeli bir kadındı. Bilir misin, ‘’anne kucağı sıcaklığı’’ deyince aklıma ilk gelen Kont’un tüylü yumuşacık karnı. Başımı gömüp yatardım, hiç de rahatsız olmazdı hayvancık. Goldendi değil mi?
– Golden labrador kırması.
– Çok uysal bir köpekti. Mini ile iyi geçinirdi. Mini’nin bitmez tükenmez cikciklerine, uyurken başını gagalamasına bile kızmazdı. Ne günlerdi. İnsan düşününce.. Ne bileyim işte. Boş ver. Annemin ölümüyle bir devir daha kapandı Füsi. Yavaş yavaş sıra bize gelecek.
– Aman, dur abi. Daha değil.
Füsun filtre kahvesini bir dikişte bitirdi. Fincanı yan tarafa itti. Karşısındaki hafif göbekli, yorgun bakışlı adama gülümsedi, konuşmasına devam etti:
– Zaman aslında kendi hızında akıp geçiyor abiciğim. Bizi taktığı yok. Onu eğip büken, katlayan, sonra boşalmış bir zemberek gibi ucuna sımsıkı yapışıp koşan bizleriz. Koyuversek sanki kıyamet kopacak.
– Koyuveremezsin ki, Füsicik. Varoluşumuza aykırı. Zamana hükmetme çabası insanın doğasında var. Bunca teknolojik gelişme, mevsimleri mevsimlikten çıkaran klimalar, yazın emre amade buz pistleri… Sonra botokslar, dolgular, estetik müdahaleler…
Füsun gözlerini kapattı. Ah, abiciğim, diye düşündü, sadece zamanı mı. İnsanları da eğip bükmüyor muyuz. Yeter ki her şey yerli yerine otursun, zihnimizdeki düzene uysun. Kurmaca bir düzene gerçekliğin sıkıştırılmasından başka bir şey değil bu. Sadece bizde mi, dünyanın her yerinde böyle, her zaman diliminde, bulunduğu ortama acemice yamanmış her hayatta. Yıllardır İsveç’te yaşayan abisi değişmedi mi sanki. Elbette değişmiştir. Ama buradakinden farklı bir şekilde; gözyaşı ve kanla lekelenmemiş, pürüzsüz çelik bilyenin su gibi yolunu bulup yumuşak bir şekilde kayarak yuvasına cuk diye oturması gibi. Ya burası. Her şey kanırta kanırta yapılıyor. Gözüne sokarak, kemiklerini kırarak. Zamansız. Zamana karşı. Akışa karşı. Birinin, birilerinin aklına öyle ‘’estiği’’ için. Sadece öyle ‘’uygun’’ görüldüğü için. Neye uygun, nasıl uygun, geç bir kalemde. Değerler fırtınaya tutulmuş karton kutular gibi titremekte. Düşen yağmur damlaları boş kutularda tok bir sesle yankılanıp hemen ölüyor. Devamı gelmiyor. Tak. Tak. Tak. Tak tak tak. Bitti işte. Sanırsın koca bir toplumu levyeyle yukarı, en tepeye kaldırıp birdenbire bırakmışlar. Ortalık toz duman. Akşamın çöken griliğinde tezgahtaki mallarını toplamaya başlayan, sesleri kısılmış satıcıların terk etmeye hazırlandığı pazaryerini andırıyor. Yerde çürük çarık domatesler, pırasa sapları, eğri büğrü küçük elmalar, ölmüş ıspanak yaprakları. Sanki çarpışma sonrası savaş meydanı.
Füsun, Metin’in kolunu dürtmesiyle kendine geldi.
– Daldın yine Füsi. Ne oldu? Yorgunsun, değil mi?
– Olacak o kadar. Boş ver bunları, abi. Sen nasılsın? Restoran işi nasıl gidiyor?
– İyiyim be canım. İşlerim yolunda. Bir şef garsonun peşindeyim şu sıralar. Transfer edebilirsem harika olacak. Michelin yıldızı bile alabiliriz. Restoranın iç tasarımını tamamen değiştirmeyi düşünüyorum. Ünlü bir iç mimarla anlaştım, önerilerini bekliyorum. Pahalıya patlayacak, ama olsun. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez.
– Mimarlığı tamamen bıraktın mı?
– Pek öyle denemez. İki genç ortağım var. İkisi de canavar gibi. İşleri onlara devrettim sayılır. Yükü onlar kaldırıyor, ben abilik yapıyorum.
– Ada nasıl?
– Kuzeye taşındı. Bir ilkokulda öğretmenlik yapıyor. Geçen yılbaşında erkek arkadaşı ve torunlarla gelip iki gün kaldılar. Çocuk fena birine benzemiyor. Ada’nın oğlu ve kızıyla arası iyi. Ada da mutlu. Daha ne olsun?
– Sevindim. Peki Hilda? Ondan haber alıyor musun?
– Boşandığımızdan beri görüşmüyoruz. Facebook’ta arkadaşız. Bu aralar Yunanlı biriyle çıkıyor. Adam Yunanistan’da, kendi İsveç’te. Nasıl yürütüyor, bilmiyorum. Öncesinde İtalyan bir sevgilisi vardı. Bir kaç yıl gelip gitmelerle sürdü. Sonra sanırım adam buna sepet havası çaldı.
– Görüşmüyorsunuz ama maşallah, hakkında her şeyi de biliyorsun.
– İnternet sayesinde Füsiciğim. Sosyal medya sağ olsun. Günümüzde modern iletişim araçlarının yarattığı mucizeden habersiz gibisin. Sevdiklerin, sevmediklerin, merak ettiklerin, merak edip de etmiyor gözüktüklerin, hepsi bir tık ötende. Tuvalette sıçarken bile yalnız değilsin. Ya senin Facebook hesabın var mı?
– Var ama pek girmiyorum.
– Beni arkadaş olarak eklesene. Daha sık haberleşiriz.
– Olur, abi.
Abisini arkadaş olarak eklemek… Ne tuhaf, diye düşündü. Belki bundan da tuhafı, iş yerindeki koca bulma sevdalısı Dilek’in yaptığı; ekranın ardındaki yüze, huyunu suyunu bilmediği birine deliler gibi aşık olmak. ‘’İlişki’’ bitince ‘’sevgili’’sini arkadaşlıktan çıkarmak. Fotoğraflarını silmek. Mesajlarını tek bir tık ile sanki hiç yazılmamış, defalarca okunup üzerinde kafa yorulmamış, ağlanmamış, gülünmemiş gibi ortadan kaldırıvermek. Ha roman, öykü kurmacası, ha internet üzerinde yanıp sönen ilişkiler. Gerçeklik istenen bir şey mi sanki. Sekiz ay evli kalıp boşandığı Kemal daha mı iyiydi. Bir yanda camın öte tarafındaki kansız cansız iki boyutlu bir erkek, öte yanda horlayan, tıraştan sonra sakallarını veya sümüğünü lavabodan temizlemeyen, idrar lekesini çıkarmak için her hafta sonu sliplerini çamaşır suyuna bastığın, gece yattığında ‘’inşallah bu gece istemez’’ diye dua edip arkanı döndüğün adam. Aşk soğuk cam ekranın iki tarafında yaşanabiliyorsa abi – kardeşlik neden olmasın.

İki kardeş eve vardığında Füsun hemen işe girişti. Önce dolapları boşalttı. Giysileri iki büyük çöp poşetine doldurdu, ayakkabı ve çantaları bir diğerine. Gömme dolaptaki çarşaf ve havluları olduğu gibi çıkarttı, urganla bağlayarak paket yaptı. Metin de boş durmadı. Bakkaldan ve köşedeki kırtasiyeciden boş mukavva kutular aldı, Füsun’un hazırladığı poşetlerin ağzını bağladı, antreye taşınmasına yardım etti, kapıcıyla konuşup giysi poşetlerinin, tabak çanak kutularının ertesi sabah gelecek olan yardım derneğine, mobilyaların ise belediyenin kadın koordinasyon merkezinin ilgililerine teslimi işini ayarladı.
Akşam olduğunda şehrin nemli soğuğu duvarları delip geçiyor, perdelerden, yastıklardan, şilteden sızıyordu. Füsun kombinin ısı derecesini arttırdı, çelik çaydanlığa su doldurdu, mavi mineli demlikte kalmış çayı silkeleyerek çöp kutusuna döktü, demliği çalkaladı. Ocağın mavi-sarı alevi çaydanlığın altını yaladı, kara bir is bıraktı. Tezgaha göz gezdirdi. Çay kutusunun yanında diş izleri taşıyan kapağı tam oturmamış küçük bir şişede Bergamot esansı. Bulaşık telinde pembe çiçekli kahvaltı tabağı, aynı desende çay fincanı, kaşıklıkta bir çatal, bir de bıçak. Buzdolabının kapı kolundaki çukurluklara dizili beş yumurta, kahve kutusu. Raflarda içindekinin üçte ikisi tüketilmiş margarin kutusu, kırmızı plastik kapaklı yuvarlak cam bir kabın içinde beyaz peynir kalıbı, küçük bir kavanozun yarısına kadar kayısı reçeli, cam bir kase kapatılmış porselen düz bir tabakta üstteki küflenmeye başlamış üç dilim börek. Hepsi dokuz gün önce nasıl bırakıldıysa öylece duruyor.
Eğilmiş, buzdolabının raflarına bakan Füsun belli belirsiz gülümsedi, başını iki yana salladı. İnsanoğlunun güçlü olduğu, zamana ve doğaya hükmettiği koca bir palavraydı. Ölüm karşısında bir kelebeğin kanadı kadar narin ve kırılgandık. Belli olasılıklar dahilinde yaşayıp, beklendik – beklenmedik etkilerle sinekler gibi yere düşüveriyorduk. Kimimiz sessizce, kimimiz gürültü patırtı, vaveyla eşliğinde. Sonuç değişmiyordu. Kurttan, kuştan, börtü böcekten hiç bir farkımız yoktu.
Rafları boşalttı, buzdolabının fişini çekti, kapağını aralayıp kapanmasın diye araya bir el havlusu sıkıştırdı. Antredeki boy aynasına kaydı gözleri. Abisi salondaki kanepeye çöker gibi yığılmış, bacaklarını uzatmıştı. Füsun’un yüzüne kocaman bir gülücük yerleşti, derin bir nefesle göğsünü şişirerek eski günlerdeki gibi seslendi:
– Hop, Metin bey, yatmak yok! Sabaha kadar yapılacak daha çok iş var.

3

Gece yolculuğunu severdi. Üç aylık yaz tatillerinde Kuşadası’na halasına gitmeyi iple çekerdi. Otobüse biner binmez içini büyük bir mutluluk kaplardı. Nasıl kaplamasın. Dokuz – on saat boyunca kah bir hayali karanlıkta akıp giden pencerelerin birinden alır, kah diğerini yol boyu dizili ağaçların dallarına usulca bırakıverirdi. Oturma düzeni hep aynıydı. Cam kenarında Füsun, yanında annesi, öndeki koltukta abisi Metin. Füsun başını cama doğru çevirmiş, gözleri yarı aralık, kendisiyle sohbete çoktan dalmış bile:
Haydi, kapıyı kapat Şoför Amca. Ağır aksak yola düşelim. Işıkların arsız bakışları camı yalayıp geçsin, takılmadan düşsün karanlığa. Keşke otobüste benden başka kimse olmasa. Yolcuları sevmiyorum. Konuşmaları hayallerime ansızın dalıyor, dekorumu kağıttan kule gibi yerle bir ediyor. Bin bir emek tasarladığım kostümler yırtılıyor, o güzelim makyaj akıyor. Saygısız ve küstah tavırları canımı acıtıyor. Oysa karanlık gecede bu yol benim, başkasının değil. Burası benim dünyam. Onları ister buyur ederim, ister etmem. Ama nerede. Bir kaç dakikadan fazla sessiz kalamıyorlar. Hele ki kadın yolcular: ‘’Muavin, sıcak oldu’’, ‘oğlum, soğuk oldu’’, ‘’bir su getir, ‘’mola yerine çok kaldı mı’’ ‘’Başka boş koltuk var mı. Burası rahatsız’’, ‘’sigara içmeseniz ölür müsünüz, kardeşim. Zaten hap kadar yer, nefes alınmıyor.’’
Oh be, sustular. İşte başlıyorum. Bu kez Prenses Sindi’yi olmak istemiyorum. Adım Melodi imiş. Bal gözlü, uzun siyah dalgalı saçlı, dudakları bir yaz öğle uykusunun pembeliğinde güzeller güzeli bir kız imişim. Ay ve yıldızların bulutların ardına çekildiği, kurdun kuşun olmadığı bir geceymiş. Arkadaşlarım yoksulluğumla alay etmişler. Üzülmüşüm, ağlamışım. Kendimi dışarı atmışım. Yol boyu yürüyorum. Yalnızım. Aniden bir çift far yırtıyor karanlığı, acı bir fren sesi. Gözlerimi hastanede açıyorum. Neredeyim, diyorum. Başımda pala bıyıklı tonton bir doktor, geçmiş olsun kızım, diyor. ‘’Ne oldu bana?’’ ‘’ Bir kaza geçirdin. Araba kazası. Çarpan kişi insaflıymış da seni hastaneye getirdi. Kırıklar içindeydin, acilen ameliyata almak zorunda kaldık.’’ ‘’ Ne zamandır buradayım?’’ ‘’Üç hafta oldu.’’ ‘’Aman tanrım! Bunca zaman uyuyor muydum?’’ ‘’ Evet, ama sonunda ümitlerimiz boşa çıkmadı, kendine geldin. Kimin kimsen yok mu, yavrum?’’ ‘’ Yok, annemle babam uçak kazasında öldüler. Tek başınayım. Eyvah! Hastane ve ameliyat masraflarını nasıl karşılayacağım?’’ ‘’ Endişelenme, kızım. Sana çarpan arabanın sahibi helal süt etmişmiş. Her şeyi halletti.’’ Gözlerim dolar. ‘’Ne iyi insanlar var. Keşke tanışabilseydim.’’ Babacan doktor, biraz daha toparlan, o zaman tanışırsın, der ve odadan çıkar. Günler, haftalar geçer. Yavaş yavaş iyileşirim. Bir gün hastane bahçesinde dolaşırken, – hayır, beğenmedim – hasta yatağımda kitap okurken, – bu hiç olmadı. Kızım, yaratıcılık yok sende! Arka koltuktakiler bir sussa kafamı toplayacağım. Dedikodu kumkumaları!
‘’Bence de aldatıyor karısını. Adam hep iş gezisinde, eve uğradığı yok. Yüzüğünü gördün mü? Nohut kadar pırlanta. Nasıl da parlıyor. Sahici değildir diye aklımdan geçiyordu ki bizimki, ‘’ne güzel, değil mi? Sermet’ciğim geçen gidişinde Paris’ten almış. Kuyumcuma gösterdim, buralarda benzerini bile bulamazsınız, paha biçilemez, dedi. Beni hala çok seviyor’’ diye atlamasın mı? Bunu söyleyen bizim Kadriye, ayol. Kat kat gerdan, göbek. Şişmanlıktan gözleri ince birer çizgi!’’ ‘’Hakkını yeme, kardeş. Kadriye evlendikten sonra kendini koyuverdi, kabul, ama gençliğinde bir içim suydu. Hatırlar mısın, abin bile peşinde az koşmadıydı. Turnayı gözünden vurdu kız. Helal olsun. Şimdi bir eli yağda, bir eli balda. Evde yatılı hizmetçi, emrine amade şoförlü son model araba, harca harca bitmez para. İnsan daha ne ister?’’ ‘’Öyle deme, ayol. Adam bunu kesin aldatıyor. Allah bilir, başkasından çocuk bile peydahlamıştır. Sen olsan kabullenip sesini çıkarmadan oturur musun o sırça köşkte?’’ Kısa bir sessizlik. ‘’Aman, kardeş, boş ver. Alan memnun, satan memnun. Onlar da öyle geçinip gidiyor. Herkes bizler gibi olmaz ki. Kocamdır diye söylemiyorum, Bestami’nin bir kere bile gözü kaymamıştır dekolteye, popoya. Bizimkilerin kıymetini bilelim.’’ ‘’Doğru söylersin.’’ Sessizlik. Yine sessizlik. Çok şükür, hayalime dönebilirim artık:
Adam çok zenginmiş. Fabrikaları, otelleri varmış. Evliymiş ama karısı çok çirkin ve şişmanmış. Yok, olmadı. Adam çok zenginmiş, karısı kanserden ölmüş, küçük oğluyla baş başa kalmışmış. Oğlan huysuz ve hastalıklıymış, hiç bakıcı dayanmıyormuş. – Hangi filmden arakladım bunu? Neyse hiç fena değil. – Hastaneden çıkmışım. İş arıyorum. Gazetede bir ilan görüyorum. Çocuk bakıcısı aranıyor. Bana çarpan adammış, ama ben bilmiyormuşum. Köşküne gidiyorum. Zili çalıyorum. Suratsız bir hizmetçi açıyor kapıyı.
‘’Sayın yolcularımız, on beş dakika çay ve ihtiyaç molası. Otobüsümüz 2:30’da hareket edecektir.’’ ‘’Füsun, uyuyor musun? Hadi kalk, çişini yap.’’ Tuvalet kuyruğunda önümde beş kişi var. Giren çıkmak bilmiyor. Bekle babam, bekle. Erkeklerin kuyruğu bitti bile. Vallahi erkek olmalıymış. Abim otobüs hareket eder etmez başını cama dayadı, molaya kadar horul horul uyudu. Sanırım hiç hayal kurmuyor. Oysa ben kaç haftadır daha bunu bitiremedim. En güzel yerine geliyorum, ya uykuya dalmışım, ya da münasebetsizin biri bozuyor. Olsun. Her gece yeni bir heves başlıyorum. Televizyonda izlemiştim, heykeltıraşın teki, koca bir mermer parçasını yontup güzel bir deniz kızı heykeli yapmıştı. Tıpkı onun gibi çalışıyorum. Sabırla. İncelikle. Kararlılıkla. Erkekler sabırsız ve sebatsız. Beklemeye gelmezler, bir şeyi istediler mi illa hemen olacak. Belki sadece abim böyle. Acaba babama mı çekmiş?
Babam nasıldı, pek hatırlamıyorum. Annem hem çalışıyor, hem de, Allah için, hiç bir şeyimizi eksik koymuyor. Benden yana derdi yok, ama abim ona çok çektirecek. Maç dönüşü sigara içerken yakaladım onu. Dersleri de bu yıl kötüledi. Sözüm ona üniversite sınavına girecek ama çalışmıyor. Odaya kapanıp ders kitabının arasında çizgi roman okuyor. Bir de çıplak kadın resimlerine bakıyor. Annemi ciyak ciyak bağırtmasa sorun değil. Sinirlerim bozuluyor. Keşke bir ablam olsaydı, kendimi bu kadar yalnız hissetmezdim. Babam yaşasaydı annem herhalde daha sakin olur, abim de bana bu kadar çok karışmazdı. Neymiş. Evin erkeğiymiş. Ne olmuş yani. Eteğimin belini bir tık kıvırmışım. Sen gel de diğer kızlara bak. Ayla’nın yüzünde bir ton boya. Ben sürüyor muyum. Bacak kıllarımı bile annemin zorlamasıyla ilk kez geçen hafta aldım. Cadı kazanı gibi köpürüyordu ağda. Mermer mutfak tezgahında nazla niyazla yayıldı. Kararsızlaştı sınırlarını çizerken. Sonra duruldu. Annem parmaklarıyla toplarken buruştu. Anneme baktım. Kaşlarının arasında iki derin çizgi vardı. Kaşlarını çatıp bağırmasın o da.
Geçen yaz eğlenceli bir oyun keşfettim. Hemen her gün sitenin sokaklarını arşınladım, yerden boncuk topladım. Kim bilir kimin kolyesi, bileziği kopup dağılmış. Leylak rengi şeffaf kesme toplar, ufacık göz boncukları, iri bir mavi oval taş. En güzeli ise koyu yeşil, yanar dönerli yassı bir boncuk. Bakalım bu yıl neler bulacağım. Annem sinir oluyor. Başın önünde, gözün yerde, öyle yürüme, diyor. İyisi mi akşam çayında kaçayım. Güneş iğde ağacının sık dallarının arasına devrildiğinde kadınlar halamın balkonunda toplanırlar. Her akşam en az beş – altı kadın. Ne çok konuşuyorlar. Kafam kazan gibi şişiyor. Abimin umurunda değil. Erkek ya, ona pek karışmıyorlar. Öğlen on ikide, birde uyanıp ekmek arası peynir ve salamını kaptığı gibi denize. Geceleri Allah bilir nerede. Ben ise saat dokuz deyince evde olmalıyım. Hele annemin izni bitip Ankara’ya dönünce halam beni iyice sıkıyor. Uf ya, Asude’den de çok sıkılıyorum. Boş bir kız. Aklı fikri erkeklerde, süs püste. Üstelik çok geveze. Ah, keşke bu yaz abisinin gönlünü etse de diskoya bir kerecik olsun gitsek. Gündüzleri diskonun yeşil branda perdesini bir kenara topluyorlar. Duvar boyunca bir sıra taş oturma yerleri, alçak masalar, mavi tabureler. Yürümeye yeni başlamış veletlerin oyun yeri. Hiç bir albenisi yok. Oysa geceleri ne kadar farklı. Brandanın aralığından içeriyi gözetliyorum. Yanıp sönen ışıklarda kıvranan bedenler bir var, bir yok. Kesik şeritlerde can çekişiyor zaman.

Füsun, muavinin sesiyle uyandı. Elinde bir liste yolcuları dolaşan muavin, yanındaki koltukta oturan yaşlı kadınla konuşuyordu:
– Teyzem, nerede ineceksin?
– Kazan’a gidiyorum oğlum. Kızımın yanına. Kurban olayım beni orada indiriver.
– Bu otobüs Kazan’dan geçmez.
– Ankara’ya gitmiyor mu?
– Gidiyor. Gidiyor da, otoyoldan gidiyor. Kazan’ın içine uğramaz.
– Eyvah evladım! Ben şimdi ne yapacağım?
– Sen merak etme teyze. AŞTİ’de servise biner, eski garajlara gidersin. Oradan Kazan’a otobüs var.
– Yaşlı başlı halimle nasıl giderim? Evlatçığım, şoföre bir söylesen de Kazan’a uğrayıverse. Sevaba girersiniz.
– Olur mu, teyze. Güzergahtan ayrılmak yasak. Endişelenme, kendi ellerimle servise bindirir, şoföre de tembihlerim, seni Kazan otobüsüne götürür. Tamam mı?
– Ne diyeyim? Ocağına düştüm yavrum. Koca şehirde kaybolmaktan korkarım.
– Kaybolmazsın. Hallederiz teyzeciğim, üzme tatlı canını.
Füsun, endişe izleri yüzünü hala terk etmemiş yaşlı kadına göz ucuyla baktı. İçinden ona sarılmak, uzak bir geçmişte kalan sıcaklığı hissetmek geldi. Kendini tuttu. Vücudunu cama doğru çevirerek iletişim yollarını kapattı. Gözleri yarı aralık, kendisiyle, kırkını geçmiş bu ufak tefek, yalnız kadınla, sohbete daldı:
Abim annemin evinden hiç bir fotoğrafı istemedi. Gümüş şamdanları da. Sadece vitrinde duran mavi güvercin biblosunu aldı. Herhalde bir anısı var ama sormadım. Üzgün müydü, emin değilim. Evden ayrılalı yirmi beş yıl olmuş, dile kolay. İlk yıllarda yazları tatile geldiğinde bizde iki – üç gün kalıp Ege ya da Akdeniz kıyılarına geçiyordu. Sonraları gelmez oldu. Fakülteyi bitirdiğim yaz İsveç’e, onun yanına gezmeye gittiğimde öğrendim; uzunca bir süre her yaz Bodrum’a gelmeye devam etmiş. Bize hiç haber vermedi.
Can ile ara sıra internetten haberleşiyormuş. Can Amerika’ya yerleşmiş. Narin yüzlü, hüzünlü bakışlı, düşlerimden bile sakladığım ilk aşkım benim. Şu yaşıma geldim, hala yüzüm kızarıyor. Kendimi ele vermelerim ihtimal ki mezarda biter. O zamanlar çocukcağıza inadına hırçın davranırdım. Yanlarında durmazdım. Zaten beni aralarına istemezlerdi. Kara kışta bir öğleden sonra Cep sinemasının kapısında annemin abimle Can’ı nasıl yakaladığını hiç unutmam. Otobüsten inmiştik, tam karşıdan karşıya geçerken fark etmişti onları. Annem abimin kulağına yapıştığı gibi durağa kadar sürüklemiş, otobüse bindirirken ‘’hele bir eve gitme, hele bir sağda solda oyalan, kemiklerini kırarım’’ diye bağırmıştı. Abimin yüzü kıpkırmızı olmuştu. Utanmış mıydı, delikanlılığa yediremeyip kızmış mı, bilmiyorum. O günden sonra ne zaman Can ile fısıldaştıklarını görsem konunun futbol olmadığını anlıyordum. Asude, ‘’o filmler çok iğrenç! Kadın, erkek çırılçıplak yatıyorlar. Adam kadının üstüne çıkıyor, inliyorlar’’ diye anlatırken dayanamayıp sözünü kesmiş, burnumda yoğun bir ter kokusu, kusmak için tuvalete koşmuştum. Can’a çok kırılmıştım. Nasıl böyle filmleri seyredebilirdi. Abim haydi neyse, kazmanın tekiydi. Ama Can.. Onun bayağılıkla işi olmazdı. Çocukluk aklı işte.
Can şimdi evli mi? Mutlu mu? Keşke abime sorsaydım. Yine yüzüm kızarır, bana laf çarpar diye korktum. Belki de hiç üstüme gelmez, gözlerini kısıp dudaklarını büzerek beni uzun uzun süzer, sonra ‘’gel lan eşek sıpası. Seni çok özlemişim. Bir sarılayım’’ diye kafa kol atardı. Başımı göğsüne yaslayıp yolculuk kokusunu içime çekerdim doyasıya. Bilinmedik yerlerin gizemine, teğet bile geçmediğim insanların sevinçlerine, iç sıkıntısına, kaygılarına dokunurdum. Ah, keşke sorsaydım.
Abimi iyi gördüm, ama sigarayı bırakınca yirmi kilo almış. Yakışmamış. Bakanın ya da müsteşarın kapısını aşındıran günümüzün kerli ferli işadamlarına dönmüş. Ne benzetme ya. Haksızlık ettim çocuğa. Yağlı saçlı, sıvaşık bakışlı, göt yalayıcısı o pisliklerle yakından uzaktan ilgisi yok. Pezevenk herifler! Devir sizin devriniz. Sırıtın sırıtabildiğiniz kadar. Balonumun içinde kurduğum dünyada, elimden geldiğince huzurlu yaşayıp gidiyorum. İçeri sokmam sizi. Bakışlarınız bana dokunamaz. Ne de sesiniz, terli elleriniz, hacıyağı kokunuz.
Abimin keyfi yerinde. Tabi, uygar bir memlekette insan gibi yaşıyor. Huzuru yüzüne yansımış, eski haline göre daha bile duyarlı olmuş. ‘’Sana az çektirmedim be Füsi,’’ dedi. ‘’Eteğinin boyuna karıştım, saçına başına da. Kusuruma bakma. O zamanlar gençtim. Başımızda babamız yoktu. Anlayacağın, evin horozu bendim.’’ Ah, abiciğim, iyi ki varsın. Ben o günleri iteledim, küçük kutulara tıkıştırıp kapaklarını sıkıca kapattım. Dehlizin en karanlık köşesindeki ceviz kaplama, yekpare kapaklı dolabın çekmecelerine yerleştirdim. Yan yana, kuzu gibi yatıyorlar. Sıkıldığımda ya da yapacak bir işim olmadığında rasgele bir kutuyu alıyorum. İçinde ne var diye ağırlığını elimle tartıyorum, sallıyorum. Bazıları kurşun gibi ağır. Taze yaralar bunlar. Henüz güneş, rüzgar yememiş, kanı kurumamış ruh yaraları. Kutuyu açarken dikkatli olmalı, yoksa ellerin, üstün başın kan içinde kalır. Kutu hafiflemişse ne ala. İnce bir toz tabakası kaplamıştır kurumuş cesedin üstünü. İçindekini daha net görmek, hatta uzun uzadıya incelemek, küçük bir çubukla ya da kurşun kalemle dürtmek, çevirmek mümkün. Yine de fazla oyalanmamalı. Göz yaşları toz tabakasını deler, derine işler. İşte o zaman yanarsın. Tıp tıp! Tıp tıp! Tıp tıp! Ölü canlanmıştır. Tüm heybetiyle dikilir karşında. Neyse ki bütün kutular böyle değil. Kapağı araladığımda bazen bir ilkbahar gecesi serinliği çarpar yüzüme, bazen durgun deniz. Kızarmış balık kokusu tüter aralık kapaktan, ekşimiş ter kokulu şişman kadınların uykulu mırıltıları.
Albümler ve şamdanlar bende kaldı. Yol hayallerim kuytularda.

My first novel is going to be published :))))))

http://www.amazon.com/dp/B00KE55B0U

http://www.amazon.com/dp/B00KE55B0U

FROM CHAPTER 11 (Tuesday, October 5, 2013)

I jumped out of bed this morning
Under the spell of an extraordinary diligence
I shook the bed sheet and the quilt vigorously
Down the balcony
Puffed up the pillows in the sun
Dusted the furniture
Swept and wiped the floor clean

I took out the old notebooks one by one
The pile exceeded my height
Untouched for a long time
Covered with a thick layer of dust
I turned the pages sneezing and coughing
The writings had faded
Impossible to read
I said, enough of that!
Tucked some underwear in my backpack
And hit the road
To look for my past
The honeysuckle-smelling evenings
The taste of chestnuts sputtering on the stove
And my swinging in the honey arms of sleep

Someone pulled my arm
I turned back and looked
A very old toothless woman was shaking her head:
”Your efforts are in vain
Totally in vain
Your eyes are hidden
In Dragon’s den
Deep in the Ocean”

I was dismayed
Felt unable to go on
I stumbled down before reaching
The Country of Dead Children.

(Bu sabah yataktan fırladım
Bir hamaratlık üstümde
Deme gitsin
Yatak çarşafını
Yorganı bir güzel silkeledim
Yastıkları kabarttım güneşte
Toz aldım
Yeri süpürdüm sildim

Eski defterleri çıkardım bir bir
Yığın boyumu aştı
Nicedir dokunulmamış
Toz toprak içinde
Aksıra tıksıra sayfaları çevirdim
Yazılar silikleşmiş
Okumak ne mümkün!
Böyle olmaz dedim
Bir kaç parça çamaşır tıkıştırdım sırt çantasına
Vurdum kendimi yollara
Geçmişimi aramaya
Hanımeli kokulu akşamları
Sobada çıtırdayan kestanelerin tadını
Uykunun bal kollarında sallanışımı

Biri kolumdan çekti
Döndüm baktım arkama
Dişsiz çirkin bir kocakarı
Başını sallıyor:
‘’Beyhude çaban, beyhude
Gözlerin okyanus derininde
Ejderhanın yuvasında saklı’’

Kolum kanadım kırıldı
Soluğum tükendi
Yere yığıldım ulaşamadan
Ölü Çocuklar Ülkesine.)

INTRO (Wednesday, August 21, 2013)

The birds have also flown away
Behind the Purple Mountains
What remains is a very heavy loneliness
The heart emptied
The mind not taken by surprise.

***

I stood by the mirror
Looked at my face closely
First my thinning hair
The lines in my forehead
The color of my eyes
How my eyelids were standing
The fine wrinkles at the corners
I opened my eyes as wide as I could
Rolled to the right
Then left
My nose
Freckles on my nose
My thick pale lips
Slightly purple
As if cold
Beard grown a little since last night
A sign of Life
A sign
That I am alive
Flesh and bones

As you can see, I examined thoroughly
The stranger looking at me at the mirror
In a fragile autumn morning

I heard it somewhere that
Beard grows for a while
After one is dead.

***

Her eyes were seaweed
Soft
Shameless
Slimy
If it were not him struggle like crazy
They would catch him by the feet and pull
Into the green blurry depth

I shut my eyes
Now I am in me.

CLUELESS (Tuesday, August 20, 2013)

First, my heart skipped a beat

The Moon startled
The Lake smoldered
Trees bent over the traces in awe
Hundreds of wings fluttered like a swelling wave
White roses bloomed and withered in seconds

Meanwhile
Calloused fingers wandered on the strings ingeniously
A crazy melody rose shouting and screaming
It wrapped the starry sky
Tucked it in a broadcloth sac of a hand-size and
Hurled off sight

Hush!

It must be on the way.

HAS THE TIME COME? (Monday, August 19, 2013)

Many questions nibble me
First
A seemingly trivial one peeks behind the door
Kitty eyes wide open
As big as a calico’s face
Timid
Innocent but
No begging meows
Or an attempt to step forward
She retreats

Another one climbs up the window
Flattening as soon as I catch a glimpse of it
Amorphous
Dry
Stone colored
I bet I can blow it away in a cloud of dust
No, not a challenge for me

The curtain moves
There is one behind
Then I hear a whoosh at the far end of the room
Right behind the bookcase
The door of the bathroom shuts sharply
The windowpanes shutter
And the desk rocks on solid wood
It gets darker inside
Overloaded with tension of the Unknown
What
When
Why
Why me
Can I
Do I
Why would I

I can hold on for a while

But they leak through the holes
In the Wall.

POKED (Sunday, August 18, 2013)

I have words to say
Words to breathe with
Characters to struggle
To love and hate
They poke me gently now
Not quite sure if I’d listen
They promise to tell me their stories
Dull-appearing but a rainbow inside
Gregarious
Yet woven with a thick solitude
It will be fun, they say
We will be your friends
And fill in the void in your cells

I smile wisely like an old man
I know
They will be pleasant and polite at first
Respectful to me
My identity
Soon they will leak into my Being
With each breath I take in
To invade and conquer my Soul
Circling over my poor body like vultures
Until they say their words
I have no idea what they could be
And the cloaks will drop down lifeless
When no more is left.

Post Navigation