omrumsworld

FROM CHAPTER 18 (Thursday, November 14, 2013)

My skin got parched up
My eyes dried
Tongue unable to twist
Hands do not feel

First words left
Drifted away from the ajar window
Laughs were in soap bubbles
Passionate melodies in summer night breeze
Rose-smelling moments on a copper plate

My dreams were timeless
Neither early
Nor late.

(Kavruldu derim
Gözlerim kurudu
Dilim dönmedi
Ellerim hissetmez oldu

Önce sözcükler terk etti
Aralık pencereden süzülüp gittiler
Gülüşler sabun köpüğünde
Tutkulu ezgiler bir yaz gecesi esintisindeydi
Bakır bir tabakta gül kokulu anlar

Düşlerim zamansızdı
Erken ya da geç değil.)

FROM CHAPTER 17 (Wednesday, November 13, 2013)

The day comes when one feels that time is melting. The strut he leans on shakes, and falls over like a hollow tree. The ceiling crashes down. In dust and brownout, he remains under the ruin. The world turns upside down. Mundane plans and worries have evaporated. Although it is an assertive statement, but ‘’everything will be different’’ has become a reality. He could leave the past right there and creep out of the hole to set on the path limping to the Ocean he has yearned for long. The sounds and colors he has dreamed for nights and released on the wings of a sparrow in the mornings wait for him there. The words he used to repeat to himself as ‘’I’m happy’’, ‘’all’s going to be alright’’ tautologically spill and infuse deep in the soil with rain. He has limitless choices. He could sleep in the arms of the waves, race the fish, admire the coral rocks, and wave bye to the passing ships. He could converse with the moonlight in navy nights, and get exhausted from greeting the stars. What else could a person ask for?

Even if once in a lifetime, one should shake the struts forcefully. If strong, then there’s no problem, they would stand up with splendor, and take care of the ceiling and tiles placed one by one sometimes with love and at other times with a resentful heart. If not strong, let the house crumble down! Of course, an exit will be found eventually, the hands drenched in blood will carve a hole in the wall. That’s what a human being is, as long as he desires and has it in his mind.

But, what if his hands are caught under heavy concrete blocks?

(Gün gelir, kişi zamanın eridiğini hisseder. Dayandığı payanda sallanır, içi kof bir ağaç gibi devrilir. Tavan gürültüyle çöker. Ortalık toz duman, yıkıntıların altında kalır. Dünyası altüst olur. Gündelik planlar, kaygılar buhar olup uçmuştur. İddialı olmasına iddialı bir laftır ama ‘’artık her şey farklı olacak’’ olmuştur bile. Geçmişi oracıkta bırakıp açılan delikten çıkabilir, topallayarak da olsa yola koyulup o özlemini çektiği Okyanusa gidebilir. Geceler boyu hayalini kurduğu, sabah bir serçe kanadına bağlayıp salıverdiği sesler ve renkler orada onu beklemektedir. Kendini inandırmak için diline pelesenk ettiği ‘’mutluyum’’, ‘’her şey güzel olacak’’ sözleri yere dökülür, yağmurla toprağın derinliklerine karışır. Önündeki seçenekler sonsuzdur. Dalgaların koynunda uyuyabilir, balıklarla yarışabilir, mercan kayalıklarını hayranlıkla seyredebilir, gemilere el sallayabilir. Lacivert gecelerde ay ışığıyla söyleşir, yıldızları selamlamaktan yorgun düşer. İnsan daha ne ister?

Yaşamı boyunca bir kez dahi olsa, payandaları kuvvetle sarsmak gerekli. Sağlamsa sorun yok, tüm haşmetiyle ayakta dikilir, bin bir emek kapatılan tavanı, bazen sevgiyle bazen küskün bir yürekle tek tek yerleştirilmiş kiremitleri korur, kollar. Sağlam değilse yıkılsın ev! Elbet bir çıkış yolu bulunur, eller kan revan içinde, er geç duvarda bir gedik açar. İnsanoğlu bu, yeter ki bir kez istesin, aklına koysun.

Ama ya elleri ağır beton parçalarının altında kalmışsa?)

FROM CHAPTER 16 (Tuesday, November 12, 2013)

”Where to?”
Asked the auburn haired boy

A drop of blood fell on the Crystal Lake
First it expanded
And dispersed rashly

”Do you believe in ghosts?”

We both hushed

The stars poured down
To milk white sleeps.

(‘’Nereye?’’ diye sordu
Kumral saçlı çocuk

Kan damladı Kristal Göle
Büyüdü önce
Hesapsızca dağıldı
Kayboldu

‘’Hayaletlere inanır mısın?’’

İkimiz de sustuk

Yıldızlar döküldü
Süt beyazı uykulara.)

FROM CHAPTER 15 (Monday, November 11, 2013)

Human beings are weird creatures. He is not actually alone in the darkest loneliness, but is two persons. One is soft, forgiving, the other cold as if devoid of feelings, the most merciless to himself. One looks forward to go away, excited to walk through that gate and step into a brand new world leaving the naphthalene odor behind. The other one curves his lips down and asks ‘’what for?’’ while embracing and caressing his sufferings with a mother’s affection, never letting them go. In a lukewarm autumn morning, he looks up to the smiling golden sun, and surrenders to the soft breeze. He checks on his heart, it’s a calm sea; he checks on his mind, a three-year old boy. No sooner than thinking ‘’this is life, there’s no more’’, the clouds rumble like a flock of wild animals, and settle down. He burns with the fire of desire while undressing his lover craving for the moment of being ‘’one’’. As soon as he reaches the climax, the panic of disappearing and ‘’nothingness’’ rises as a tide in his soul. There are mysteries he is dying to discover and learn. This has become the impetus of living for him. He stays awake for long hours at night to make plans, delete them and re-make. He develops a strategy, organizes his forces and positions his weapons just like a commander at war. But when that ominous moment of confrontation finally arrives he resists to take the forward step. Even though he knows that victory is for certain, he wishes to leave everything there and run away, to shut his eyes and ears firmly and retreat to his cocoon.

Life is an endless struggle between going and staying, knowing and not knowing, tearing the entangled net apart or weaving it again. The time comes when the human being yearns for peace. He wants to reconcile these two persons and merge them in one. Some find the solution in religion, some in alcohol. Those who notice the bicker increases when alone rush to the crowds with top buttons of the shirt unfastened and panting. All are in vain. Once the sleep grasps him, the cells are unlocked and prisoners set free. They tiptoe to the banks of the river. When they hear the splash, they throw themselves into the water with a grim smile on their faces, and they roll down to the Sea of Dreams joyfully. Now the human being is no longer two, but plenty of persons.

(İnsanoğlu denen varlık bir garip. Kopkoyu yalnızlığında bile aslında tek başına değil, hep iki kişi. Biri yumuşak, bağışlayıcı, diğeri sanırsın duygulardan arınmış, kendine en acımasız. Bir yanı gitmek için can atar, naftalin kokusunu ardında bırakıp o kapıdan geçmek ve yepyeni bir dünyaya adım atmak için heyecanlanır. Diğer yanı ‘’ne gerek var?’’ der, acılarını anne şefkatiyle okşar, sarıp sarmalar, bir türlü kucağından bırakamaz. Ilık bir sonbahar sabahı başını yukarı kaldırır, hala gülümseyen altın rengi güneşe, sabah esintisine teslim eder bedenini. Yoklar yüreğini, dingin bir deniz; yoklar zihnini, üç yaşında bir çocuk. Mutluluk bu işte, dahası var mı, demeye kalmadan bulutlar vahşi hayvan sürüleri gibi tozu dumana katarak gelir, çöreklenir. Sevgilisini kollarına alıp soyarken arzunun ateşinde tutuşur, kavrulur, bir an önce zirveye ulaşmak, ‘’bir’’ olmak ister. Tam o zevki katıksız tattığında yitip gitmenin, ‘’yok’’luğun paniği ruhunda dalga dalga yükselir. Bilmek, öğrenmek için can attığı gizler vardır. Yaşamını bu arayışa bağlamıştır. Geceleri uykusu kaçar, planlar yapar, yaptıklarını bozar, yine yapar. Savaştaki bir komutan gibi strateji belirler, güçlerini düzenler, silahları konumlar. Ama o meşum karşılaşma anı yaklaştıkça ayakları geri gider. Zaferin kesin olduğunu bilse de her şeyi oracıkta terk edip kaçası, gözlerini, kulaklarını sımsıkı kapatıp kozasına sığınası gelir.

Gitmekle kalmak, aşkla nefret, bilmekle bilmemek, görmekle görmemek, dolanan ağı koparıp atmakla tel tel yeniden örmek arası sonsuz bir tartışmadır Yaşam. Zaman gelir, huzuru arar. Bu iki kişiyi barıştırmak, tekleştirmek için çabalar durur. Kimi çözümü dinde bulur, kimi sanatta, kimi alkolde. Yalnızken didişmelerin arttığını fark edenler kalabalıklara atar kendini, yaka bağır açık, nefes nefese. Boşunadır. Uyku bir kez kavrayınca, kilitli hücreler açılır, mahkumlar parmak uçlarına basarak çıkar, gece karanlığında birbirlerine tutunarak nehir kıyısına dek ilerler. Suyun şırıltısını duyduklarında yüzlerinde zalim bir gülümseme, kendilerini suya atar, güle oynaya Düşler Denizine dek yuvarlanırlar. Artık İki bile değil, Çok kişi olmuştur kişi.)

FROM CHAPTER 14 (Saturday, November 9, 2013)

We woke up early that morning
I had taken out the suitcase the night before
Standing by the door
The clothes were spread carefully on the armchair
A shirt
A pair of pants
A belt
Socks
And a thin coat
Autumn now
It should be taken seriously

I asked
None wanted to have breakfast
I brewed tea
We each drank two glasses
The one sitting across me raised the glass
And held to the window
I asked, ‘’is anything wrong?
Haven’t I washed it properly?’’
He smiled
And whispered:
‘’I saluted the sun’’.

I took a last look to the house
Neither familiar
Nor unfamiliar
I felt a pang of deep sadness
Trying my best not to show

We were all silent on the way
Each one talking to himself
The suitcase got heavier
None offered help
I can’t say I was not offended
‘’Never mind’’ I said to myself
‘’Let no bitter feelings arise at the last moment’’

When we arrived at the port
I asked
‘’Do you have money?
You may buy bagels or biscuits
And a cup of tea with tea bag
It’s tasteless, but anyway’’
They shook their heads
When the ferry anchored to the port
And wooden bridges were thrown
Without a simple ‘’thank you’’
They made farewells perfunctorily
‘’Well, let it be so’’ I said
I gave my blessings
But did not tell them

My hopes rushed up the stairs
My dreams preferred to sit outside
Whereas my suffering by the window inside
My yearnings pulled out a newspaper from his pocket

I waved good-bye
While the ferry was putting out to sea
None of them cared
Only my blues was somewhat true
He looked at me for along time

With the suitcase in my hand
I got lost in the crowd.

(Erken uyandık o sabah
Valiz akşamdan hazır
Kapının yanında beklemede
Giysiler özenle koltuğa yayılmış
Bir gömlek
Bir pantolon
Kemer
Çorap
Ve ince bir mont
Artık Sonbahar
Şakaya gelmez

Sordum
Hiç biri kahvaltı istemedi
Çay demledim
İkişer bardak içtik
Karşımdaki bardağı kaldırdı
Pencereye tuttu
‘’Bir şey mi var’’ dedim
‘’İyi yıkanmamış mı?’’
Gülümsedi
‘’Güneşi selamladım’’
Diye fısıldadı

Son bir kez eve baktım
Ne tanıdık
Ne yabancı
İçim buruldu biraz
Belli etmedim

Yol boyu sessizdik
Herkes kendiyle konuşmada
Valiz ağırlaştı kolumda
Yardım teklif etmediler
Gücenmedim desem yalan
‘’Boş ver’’ dedim içimden
‘’Tatsızlık olmasın gider ayak’’

Kıyıya varınca sordum
‘’Paranız var mı?
Simit poğaça alırsınız
Bir de daldırma çay
Tadı yoktur ama olsun’’
Başlarını salladılar
Vapur yanaşıp iskeleler atılınca
Uyduruktan vedalaştılar
Bir teşekkür bile etmediler
‘’Ne yapalım, öyle olsun’’ dedim
Hakkımı helal ettim
Ama söylemedim

Umutlarım merdivenlere seğirtti
Hayallerim dışarıda oturmayı tercih etti
Acım ise içeride cam kenarında
Özlemlerim hemen cebindeki gazeteyi çıkardı

Kıyıdan ayrılırken vapur
El salladım
Hiç biri tınmadı
Bir tek Hüznüm biraz vefalı çıktı
Uzun uzun baktı

Elimde valiz
Karıştım kalabalığa.)

FROM CHAPTER 13 (Friday, November 8, 2013)

‘’Now it’s my turn to speak out!
My voice will resonate
On big brass doors
The night will shudder like a leaf
The forest will wake up
From its centennial sleep
The news will be sent all over

Let it be said:
Finally he arrived
On the back of the North Wind
While trumpets of war were blown
He was as bright as the lightning
He had a word to say
That was clear in his eyes
In his pressed lips and
In his body stretched like a bow

The big crowd of Armageddon will rise up
With my word
Rivers from the mountains will unite and
Gurgle down to the pearl-white sea
A breeze as soft as a baby’s cheek will blow
An end will be put
To the interrupted sleeps
And escape of the dreams!’’

‘’Are these all possible?’’
Whispered the sparrow
‘’Is it true that only a Word can be enough?’’

The grand trees bent down
The Council gathered
After long discussions
The wisest one declared:
We don’t know
However, best it is
To keep hope alive and burning

The magpie interrupted:
That’s all very well but
A question tampers with my mind:

What if the Word
Has left him long ago?

(Ulu ağaçlar eğildi
Konsey toplandı
Uzun tartışmalardan sonra
En bilgesi açıkladı:
Bilmiyoruz
Umudu canlı tutmalı yine de

Saksağan hemen atıldı:
Hepsi iyi hoş ama
Aklımı kurcalayan bir soru var:

Ya Söz
Onu çoktan terk etmişse?

‘’Artık konuşma sırası benim!
Sesim çınlayacak
Büyük pirinç kapılarda
Yaprak gibi titreyecek gece
Orman yüzyıllık uykusundan uyanacak
Kurda kuşa haber salınacak

Denile ki:
Sonunda geldi işte
Savaş davulları inletirken dört bir yanı
Kuzey Rüzgarının sırtında
Şimşek kadar parlaktı
Söyleyecek sözü vardı
Gözlerinden belliydi
Sıkılmış dudaklarından
Bir yay gibi gergin bedeninden

Mahşeri kalabalık
Bir sözümle ayağa kalkacak
Dağlardan inen nehir kolları birleşecek
Çağıldayarak varacak
İnci beyazlığındaki denize
Bebek teni yumuşaklığında bir meltem esecek
Uykuların bölünmesine
Düşlerin kaçıp gitmesine bir son verilecek!’’

Bütün bunlar mümkün mü
Diye fısıldadı serçe
Tek bir söz yeter mi gerçekten?

Ulu ağaçlar eğildi
Konsey toplandı
Uzun tartışmalardan sonra
En bilgesi açıkladı:
Bilmiyoruz
Umudu canlı tutmalı yine de

Saksağan hemen atıldı:
Hepsi iyi hoş ama
Aklımı kurcalayan bir soru var:

Ya Söz
Onu çoktan terk etmişse?)

FROM CHAPTER 12 (Thursday, November 7, 2013)

To go, but where? How far away? I don’t mean running away, but looking for ‘’home’’. The place you would call ‘’my home’’ heartedly, the thought of which would warm you when it’s a cold winter evening after work, and lighten up your face. Sometimes you dream it’s on a green hill, trees of apples, pears, oranges and lemons in its garden you planted with your own hands. You would hoe the soil when winter turns into spring, working all day long maybe because of being inexperienced or impatient. Your hands would blister and open ulcers might develop. You would apply some healing pomade and wrap it with a piece of cloth, and continue working. The big stones must be moved out and the soil aired. The most difficult part is the couch grass. Its frail head protrudes out, and calls you as if saying, ‘’come on, I’m here’’. You pull it out only to be left with a handful of green grass; the root is in place stronger than ever. You dug deeper. You pull the root with both hands and hit the road under its guide. Most people would be left breathless and they give up halfway. You would feel it beneath to return. After all, it is a weed! But during the journey, you realize that it is not that simple. The hairy roots of ‘’the-after-all weed’’ has entangled and formed a complex net with other roots, just like the telephone, electricity or internet cables underground. If you do not speak their language, you would be lost.

Alternatively, your ‘’home’’ may be in a small town in the south of France. You would walk your dog, and on the way back home, you would stop by Madame Claudine’s café to have breakfast with fresh baked French loaf, cheese, tomatoes, and olive oil, and sip your morning coffee. The inhabitants of the small square by the church have just started to come. Monsieur Bernard is an early bird, as usual. He has placed his canvas and lined the oil paint tubes side by side on the small portable table, and is already involved in a hot conversation with Madame Durand. The flower market would enliven in two hours. You walk back home with a smile on your face. Neither the heat would leak in through the door or cold through the windowsills. The good and the evil would stay behind the house door.

While you are dreaming like that, extraordinary things happen in the basement of the house. An unknown hand or hands have finished the last touch, all probabilities reviewed, and possible-impossible results have been listed. In the end, the Big Day comes. When you take the stairs down, you see a door you have never noticed before. A jerry-built, un-charming door painted in light green that has flaked off, the knob gone rusty and the head of the key in spider web. The door is ajar. It opens further with a light touch very silently to welcome you inside.

You take seven or eight steps down in a lather. The door slams shut and light goes off suddenly. You wait for a while so that your eyes would get accustomed to the darkness in the hope of seeing somewhat. But that is in vain. Darkness thicker than pitch black surrounds you. You cannot move. Your heartbeats and you, alone. It is hot and damp. Your in-breath sticks to your throat, gets bigger and chokes you off. You feel the claws of the prey you’ve been avoiding for a long time. You feel dizzy, your right becomes your left, the top becomes the bottom. You strive madly to free your feet sinking down to the ominous floor. You think, ‘’this must be the end of the path’’. Going away has not worked.

And you no longer have eyes.

(Gitmek, ama nereye? Ne kadar uzağa? Kaçmak değil, evini aramak. Yürekten ‘’evim’’ diyeceğin, soğuk kış akşamlarında işten çıktığında düşüncesi bile içini ısıtan, yüzünü aydınlatan yeri. Bazen yemyeşil bir tepede hayal edersin; bahçede ellerinle diktiğin elma, armut, portakal ve limon ağaçları. Kış bahara döndüğünde toprağı çapalarsın. Belki acemilikten, belki de tez canlılıktan, bütün gün aralıksız çalışırsın. Ellerin su toplar, yara olur. Sağaltıcı merhemi sürüp bir bez parçasıyla sarar, işine devam edersin. İri taşlar yerinden oynatılmalı, toprak havalandırılmalıdır. En zoru ayrık otlarıdır. Çelimsiz başını yüzeye çıkarır, ‘’haydi, gel, gel. Ben buradayım’’ dercesine seni çağırır. Şöyle bir çekersin, olmaz. Elinde bir tutam yeşil ot kalır, kök sapasağlam yerindedir. Kazarak derinleşirsin. Köke avuçlarınla asılır, o önde sen arkada yollara düşersin. Çoğu insanın nefesi yetmez, yarı yoldan döner. Bunu gururuna yediremezsin. Alt tarafı bir ot işte! Yolculukta görürsün ki durum farklı. ‘’Alt tarafı ot’’un kökleri başka köklerle sarmaş dolaş, karmaşık bir ağ oluşturmuştur. Tıpkı yeraltındaki telefon, elektrik, internet kabloları gibi. Dillerini konuşmuyorsan kaybolur gidersin.

Ya da evin bir Güney Fransa kasabasındadır. Sabahları köpeğini gezdirir, dönerken Madam Claudine’in kafe’sinde fırından yeni çıkmış francala, peynir, domates ve zeytinyağıyla kahvaltını yapar, kahveni yudumlarsın. Kilisenin yanındaki küçük meydanın sakinleri tek tük gelmiştir. Mösyö Bernard yine en erkenci. Tuvalini yerleştirmiş, boya tüplerini küçük masaya sıralamış, Madam Durand ile koyu bir sohbete koyulmuş. İki saate kalmaz çiçek pazarı da canlanır. Yüzünde bir gülümseme, evinin yolunu tutarsın. Sıcak kapından içeri girmez, soğuk pencere pervazlarından sızmaz. İyilik de, kötülük de sokak kapısının arkasında kalmıştır.

Sen böyle hayaller kuradur, evin bodrumunda sıra dışı şeyler olmaktadır. Bilinmeyen bir el ya da eller son rötuşları yapmış, bütün ihtimaller gözden geçirilmiş, olası-olmayası sonuçlar sıralanmıştır. Sonunda büyük gün gelir. Merdivenlerden aşağı indiğinde daha önce hiç fark etmediğin bir kapı çıkar karşına. Derme çatma, albeniden yoksun, açık yeşil boyası yer yer dökülmüş, kapı kolu paslanmış, yonca şeklindeki anahtar başını örümcek ağı sarmıştır. Kapı aralıktır. Hafifçe dokunduğunda beklenmedik bir sessizlikle açılır, seni buyur eder.

Yedi- sekiz basamağı tedirgin inersin. Kapı kapanır, ışık birden kaybolur. Biraz beklersin, gözlerin alışsın, hayal meyal de olsa seçebilesin diye, ama nafile. Zifirden beter bir karanlık seni kuşatır. Öylece kalakalırsın. Yürek çarpıntın ve sen, baş başa. Hava sıcak ve boğucudur. Aldığın nefes boğazını tıkar, büyür, seni boğar. Göğsünde nicedir kaçtığın canavarın dev pençelerini hissedersin. Başın döner, sağın sollaşır, yukarın aşağılaşır. Uğursuz yumuşak zemine batan ayaklarını kurtarmak için deli gibi çırpınırsın. ‘’Yolun sonu bu olmalı’’ diye düşünürsün. Çekip gitmelerin bir işe yaramamıştır.

Artık gözlerin de yoktur. )

FROM CHAPTER 11 (Tuesday, October 5, 2013)

I jumped out of bed this morning
Under the spell of an extraordinary diligence
I shook the bed sheet and the quilt vigorously
Down the balcony
Puffed up the pillows in the sun
Dusted the furniture
Swept and wiped the floor clean

I took out the old notebooks one by one
The pile exceeded my height
Untouched for a long time
Covered with a thick layer of dust
I turned the pages sneezing and coughing
The writings had faded
Impossible to read
I said, enough of that!
Tucked some underwear in my backpack
And hit the road
To look for my past
The honeysuckle-smelling evenings
The taste of chestnuts sputtering on the stove
And my swinging in the honey arms of sleep

Someone pulled my arm
I turned back and looked
A very old toothless woman was shaking her head:
”Your efforts are in vain
Totally in vain
Your eyes are hidden
In Dragon’s den
Deep in the Ocean”

I was dismayed
Felt unable to go on
I stumbled down before reaching
The Country of Dead Children.

(Bu sabah yataktan fırladım
Bir hamaratlık üstümde
Deme gitsin
Yatak çarşafını
Yorganı bir güzel silkeledim
Yastıkları kabarttım güneşte
Toz aldım
Yeri süpürdüm sildim

Eski defterleri çıkardım bir bir
Yığın boyumu aştı
Nicedir dokunulmamış
Toz toprak içinde
Aksıra tıksıra sayfaları çevirdim
Yazılar silikleşmiş
Okumak ne mümkün!
Böyle olmaz dedim
Bir kaç parça çamaşır tıkıştırdım sırt çantasına
Vurdum kendimi yollara
Geçmişimi aramaya
Hanımeli kokulu akşamları
Sobada çıtırdayan kestanelerin tadını
Uykunun bal kollarında sallanışımı

Biri kolumdan çekti
Döndüm baktım arkama
Dişsiz çirkin bir kocakarı
Başını sallıyor:
‘’Beyhude çaban, beyhude
Gözlerin okyanus derininde
Ejderhanın yuvasında saklı’’

Kolum kanadım kırıldı
Soluğum tükendi
Yere yığıldım ulaşamadan
Ölü Çocuklar Ülkesine.)

FROM CHAPTER 10 (Monday, November 4, 2013)

A long summer afternoon
In the arms of a loving mother
Laced curtain as white as snow
And smelling soap
Yearnings sway on its skirt
Backwards and forwards

Winter has already descended from the hills
The wharf is completely deserted
The footprints have dried
Noises immersed into the deep
A red boat on the sea and
Calloused looks in the boat sway
Backwards and forwards

Let the evening settle down

It’s easy to die
While asleep.

(Şefkatli anne kollarında
Uzun bir yaz ikindisi
Sakız gibi bembeyaz
Sabun kokan dantel perde
Etek uçlarında özlemler
Salınır
Bir o yana
Bir bu yana

Kış inmiş tepelerden
İskele bomboş
Ayak izleri kurumuş
Sesler dalıp gitmiş derine
Denizde kırmızı bir kayık
Kayıkta nasırlı bakışlar
Salınır
Bir o yana
Bir bu yana

Hele bir akşam olsun

Uykuda ölüm daha kolay.)

FROM CHAPTER 9-2 (Saturday, November 2, 2013)

On the dark path I stroll
Singing a song to myself
The cries of preying birds shudder me
And mock my brave fear
The branches elongate
Twist
Letting no pass

I know
The oarsman would not wait for long
He would sway his brown cloak and turn his head away
Staring with non-existing eyes
To the non-existing horizon
Then I would be left at the shore
Alone and lonely

Two tera drops roll down
One for me
The other to the dream children with dead faces.

(Karanlık yolda
İçimden bir türkü tutturur giderim
Alıcı kuşların çığlıkları ürpertir
Alay eder cesur korkumla
Dallar uzar
Kıvrılır
Geçit vermez

Kayıkçı fazla beklemez, bilirim
Kahverengi pelerinini savurup başını çevirir
Olmayan gözlerini diker
Olmayan ufka
Deniz kıyısında kalıveririm
Boynum bükük

İki damla yaş süzülür gözlerimden
Biri bana
Diğeri ölü yüzlü düş çocuklarına.)

Post Navigation